Babbage’ın ‘Difference Engine’ı (Fark Motoru) Sonunda Yapıldı

disliler
Scientific American’ın bir haberine göre
Charles Babbage tarafından 150 yıl önce tasarlanan mekanik aksamlı bilgisayar Difference Engine (Fark Motoru) inşa edildi, Bilgisayar Tarihi Müzesi‘nde sevenlerini bekliyor.

Konudan ve bu bilgisayardan bahseden bir çeviri makalemiz:
Prigogine: Kaos ve Çağdaş Bilimkurgu buradadır.

Bilimkurgunun Estetiğine Doğru

joanne_russ2.jpgYazan: Joanna Russ
Çeviren: Elif Çopuroğlu

-Bilimkurgu, edebiyat mıdır?
-Evet.
-Öyleyse yerleşik edebiyat ölçütleriyle değerlendirilebilir mi?
-Hayır.

Böylesi bir iddia, yalnızca gerekçe değil, detaylı bir açıklama da gerektirir. Yazılı bilimkurgu, elbette ki, edebiyattır, oysa kendine diğer medyaları (film, tiyatro, hatta belki de resim ve heykel) seçen bilimkurgu kelimeler dünyasına uygulanandan başka ölçütlerle değerlendirilmelidir (1). Bilimkurguya edebiyat olarak ve öncelikle de nesir kurgu olarak odaklanan bu denemenin amacı, eleştirmenlerin geleneksel edebiyat eleştirisini bilimkurguya uygulamaya çalıştıklarında karşılaştıkları sınırlamaların bir kısmına işaret etmek. Özetle, son yıllarda akademinin bilimkurguyla ilgilenmeye başlaması ciddi zorlukları beraberinde getirdi. Akademik eleştirmenlerin bu türe yönelik alışıldık (ve temelsiz) bir hor görüyle kuşatılmaları bir yana, bu eleştirmenlerin ellerindeki araçlar da ne kadar bilenmiş olursa olsun, realist ya da doğalcı olan yirminci yüzyıl kurgusuyla arasındaki yüzeysel benzerliğe karşın edebiyat sanatından temelde çok farklı olan bu yapıt grubuna uygulanabilir değil.
Okumaya devam et

Gerçekliğin Çölünde…

baskak1.jpgYazan: Hikmet Temel Akarsu

12 Ekim tarihinde Radikal Kitap ekinde “Başka Dünyalar Mümkün” kitabımız hakkında yazdığı aşağıdaki bu yazı için Hikmet Temel Akarsu'ya teşekkür ederiz.

Davetsiz geldiler ve uğurlamasız gittiler. Ama iz bırakmayı bildiler. Davetsiz Misafir adlı, 2000'li yılların hemen başlarında kültür ortamlarında tebaruz etmiş dergiden söz etmekteyiz. On sayı yayımlanan dergi, okurumuzun derin bir ilgisizliğiyle yüz yüze kaldıysa da bunu uzun yapmadı. Edebiyatta ve sanatta gerçekten öncü olanın, avangard olanın kaderinin böyle olduğunu bilebilecek, iyi yetişmiş gençlerdi onlar. Seçtikleri alan bilimkurgu idi. Bunun böyle olmasını doğal karşıladılar ve dergi kapanmış olmasına rağmen yollarına devam etmesini bildiler. Nasıl mı? Bilimkurgu kavramının şanına yaraşır bir tarzda, davetsizmisafir.org adresinde güncel yazılarını bulabilirsiniz.

Davetsiz Misafir tayfası, kelamı sanal ortamlara yıkarak, böylece topu taca atıp iç huzuruna erecek modellerden oluşmuyor. Malumaliniz Z Kuşağı bunlar. Zero yılından vizyona girmenin böyle bir şanı var. Söz konusu tayfa kuşağının şanına yaraşır bir iş yapmış; son derecede başarılı bir kitap çıkarmış: Başka Dünyalar Mümkün.

Kitabın adına takılıp 90'lı yıllardan itibaren dünya muhalif hareketinin sloganı olmuş bu klişeden yola çıkarak tekdüze siyasi kitaplardan bir tane daha çıktı diye düşünmeyiniz. Başka Dünyalar Mümkün dört dörtlük bir derleme. Bilimkurgu, siberpunk ve siyaset konularına odaklanmış kitap birçok yönden incelemeye, dikkatle okumaya değer, son dercede nitelikli denemelerden mürekkep.
Okumaya devam et

Başka Dünyalar Mümkün – Önsöz Yazısı

baskak1.jpgBilimkurgu edebiyatı ve düşüncesine dair eleştirel yazılardan oluşturduğumuz bu seçki ne bilimkurgunun nihai tanımını yapmak ne de bilimkurgunun bir tarihçesini çıkarmak iddiasındadır. Meselemiz, daha ziyade bugün içinde yaşadığımız dünyaya eleştirel bir gözle bakarken bilimkurgunun bize hangi kapıları araladığını, ne gibi olanaklar sunduğunu, işimize nasıl yaradığını soruşturmaktır. Bilimkurgu, en azından bilimkurgunun belli bir kolu, yaşadığımız dünya üzerinde mutlak, zorunlu ve değişmez gözüken yapıları yıkmayı ve bu yıkımın hemen ardından farklı olana, değişen, dönüşen, yeni düşünce ve eylemlere kapı aralamayı amaç edinir. Elinizde tuttuğunuz bu seçki, işte bu niyetin altını çizerek bilimkurgunun siyasi işlevinin ve felsefi yansımalarının bir analizini sunma iddiasındadır. Dolayısıyla bu kitabı hazırlayan bizler, bilimkurgunun şu an içinde yaşadığımız dünyaya dair ne söylediğinin, siyasi ufkumuzu nasıl genişletebileceğinin ve bizler için farklı ve yeni dünyalara dair hangi imkânları açabileceğinin izini sürmeye çalıştık.

Farklı olana, farklı düşünene, farklı bir dil konuşana, farklı bir inanca sahip olana, kendi özerk alanında farklılığıyla var olmaya çalışana karşı hoşgörüsüzlüğün had safhaya ulaştığı, herkesin tek devlet, tek millet, tek bayrak sloganının hükmü altında aynılığa tabi kılındığı, ırkçılığın bu denli yaygınlaştığı, Orwell'in 1984'ü gibi distopyaların 'yadırgatıcı bir edebiyat ürünü' olmaktan çıkıp tam da gerçekten daha gerçek olduğu bir dünyada ve ülkede, bilimkurgunun bu çoktan çevremizi kuşatmış kara ütopyayı ifşa eden bir karşı strateji, farklılıklarla bir arada yaşamaya dair tahayyüllerin geliştirildiği bir mecra ve başka dünyalar, başka Türkiyeler düşlemek için bir imkân olarak değerlendirilebileceği kanaatindeyiz. Daha çok kişinin bilimkurgudan haberdar olduğu, daha çok bilimkurgu okunduğu, izlendiği, düşlendiği, hayal güçlerinin silahlı ve paralı güçlere baskın çıktığı bir dünyada, ırkçılığın, tahakkümün ve tâbiyetin yerini barışın, kardeşliğin ve özerkliğin alması işten bile değildir. Bilimkurgu ilk olarak her gün sorgulamaksızın sürdürdüğümüz alışkanlıklarımızı, boyun eğdiğimiz kurumları, tabi olduğumuz söylemleri, burnumuzun ucunda olup da bir türlü göremediklerimizi uzaklara, bambaşka dünyalara taşıyıp görünür kılarak başlar işe. O romanların Cesur Yeni Dünya'sında, 1984 yılında yaşayan ve kitapları Fahrenheit 451 derecede yakanların aslında uzak gelecekteki yabancılar değil tam da şu anki Biz'ler olduğumuzu fark ettiğimizde varlığımızı ve yaşantımızı yadırgamaya başlarız. Bilimkurgu, uzak ve olasılık dışı dünyaların değil tam da içinde yaşadığımız dünyanın adeta bir büyüteç merceğinden yansımış halini sunar bizlere. Gözümüzün fazlaca önünde olduğu için göremediklerimizi alıp bizlerden uzaklaştırır, büyütür ve görünür kılar. Sürdürdüğümüz yaşamlarımıza, alışkanlarımıza, değerlerimize böyle bir mesafeden tekrar baktığımızda, halihazırda olanın, devam edenin, süregidenin, hiç de zorunlu tek seçenek, olması gereken tek durum, sürdürülmesi gereken tek yaşantı olmadığı ortaya çıkacaktır. Yaşadığımız dünya aslında çok boyutlu, çok yönlü, çok çeşitlidir. Sorunlarımız çok daha karmaşıktır aslında. Ama medyanın, siyasi partilerin, devletlerin filtresinden geçerek bizlere ulaşan bu çeşitlilik tekliğe, yaşantılar tekdüzeliğe, sorunlar basitliğe indirgenir. Böylesi koşullar altında, bilimkurgunun işlevi, zaten var olan ancak bastırılan bir dolu çeşitliliğin, farklılığın ve karmaşıklığın yeniden görünür olduğu ve söze döküldüğü, sorunların farklı bakış açış açılarından çok boyutlu olarak yeniden sorulduğu bir alan açmasıdır. Dolayısıyla bilimkurgu, aydınlatıcı bir bilinçlendirme veya eğitme aracından ziyade, tam da böylesi bir anlayışın karşısında konumlanan ve verilen eğitimin, öğretilen alışkanlıkların ve ezberletilen söylemlerin indirgediği, bastırdığı, susturduğu çeşitliliği ve karmaşıklığı yeniden gözler önüne seren bir yaklaşım olarak iş görür.
Okumaya devam et

Kitabımız "Başka Dünyalar Mümkün" Çıktı!

baskak1.jpgBilimkurgu, ütopyalar ve siyaset üzerine dünyaca ünlü bilimkurgu yazarları ve edebiyat eleştirmenlerinin kaleme aldığı makaleleri bir araya getirdiğimiz “Başka Dünyalar Mümkün” Varlık Yayınları'ndan çıktı. Türkiye'de ve dünyada ilk defa Ursula Le Guin'den Philip K. Dick'e, H. G. Wells'ten Isaac Asimov'a, J.G.Ballard'dan Samuel Delany'e, Stanislaw Lem'den Frederic Jameson'a edebiyat ve felsefenin büyük ustalarını bilimkurgu teması etrafından bir araya getiren kitap 2002-2005 yılları arasında basılı bir dergi olarak yayın yapan, ardından da yayınına http://www.davetsizmisafir.org web sitesinde devam eden Davetsiz Misafir yazar ve çevirmenlerince hazırlandı. K. Murat Güney'in editörlüğünü üstlendiği, Balca Arda'nın kapak çalışmasını yaptığı kitaba, Canay Özden, Fırat Bozçalı, Uğur Güney, Öznur Karakaş, Güçsal Pusar ve Elif Çopuroğlu çevirileriyle katıldı. Başka Dünyalar Mümkün kitabında yer alan makaleler dört ana başlık altında toplanıyor. Bunlar sırasıyla “Bilimkurgunun Tanımlanması”, “Ütopyalar ve Ütopyacılık”, “Philip K. Dick'in Dünyası” ve “1980 Sonrası Çağdaş Bilimkurgu ve Siberpunk”. Eserde ayrıca Türkiye’de bugüne kadar yayımlanmış bilimkurgu dergileri ve ABD’de yayımlanan bilimkurgu dergileri üzerine tanıtıcı yazılardan oluşan üç adet de kısa ek bulunuyor.
Kitabımızı www.ideefixe.com adresinden edinebilirsiniz.
Okumaya devam et

'Sinik Aklın Eleştirisi'nden 'Siborg Manifestosu'na: 21. Yüzyıl İçin Siyaset Arayışları

“Gölge Etme Başka İhsan İstemem”

donna.jpgDavetsiz Misafir’in bugüne kadar çıkan sayılarında şimdiye değin yazdıklarımız, aslında bir düşünsel evrim sürecinin yansımalarıydı. Belki de 68’deki büyük kalkışmanın ardından toplumun geçirdiği radikal dönüşümleri, hızlı hızlı okuyarak, hızlı hızlı tecrübe ederek, hızlı çekim halinde iki yıla sıkıştırmıştık. Önce aydınlanmanın tüm kurumları ve idealleriyle birlikte kökten bir eleştirisi, ardından içine düşülen boşlukta, yıkılan kavramların altında mutlak bir anlamsızlık ve her birimizin eş değer derecede değersiz olduğu gerçeği ile baş başa kalış, sonrasında bununla başa çıkamayıştan gelen büyük bir karamsarlık, buhran ve sinik ruh hali, tam da bu sırada hemen yanı başımızda Levent’te ve Taksim’de patlayan intihar arabalarının dehşeti ve nihayet hayatta kalmayı sürdürebilmek için başvurulan sonsuz alay ve ironi bu derginin sayfalarına yansımıştı bugüne kadar. En son, alaycı aklı da eleştirmiş, ironinin, sadece Southpark, Simpsonslar veya Ekşisözlük ile değil, gündelik medya ve haberlerle de çoktan yadırgatmacı ve yıkıcı şaşırtıcılığını, heyecanını, muhalif gücünü yitirdiğini söylemiştik.
Okumaya devam et

Donna Haraway ile Siborglar ve Yoldaş Türler Üzerine

Dilerseniz Siborg Manifestosu ile başlayalım. Birçok kadın siborgun bir kadın olabileceği fikri ile büyülenmişti. Neden siborgun dişiliği üzerinde ısrar ettiniz?

jda-haraway.jpgBenim için siborg mefhumu dişiydi ve karmaşık yönlerden bir kadındı. O bir direniş eylemiydi, hoş ve açık sözlüsünden bir muhalif hareketti. Siborg, tabii ki, bir askeri projenin, dünya dışı uzay adamı projesinin bir parçasıydı. Ama o aynı zamanda erkek-tanımlı bilimkurgu dışındaki bilimkurgusal bir figürdü. Sonra popüler kültürde ve tıp kültürünün bazı türlerinde de siborgun kadın olduğu başka bir boyut vardı. Burada siborglar, hasta olarak ya da ‘fem-bot’ –demir bakire, robotlaşmış makine, pornografik dişi- gibi karşımıza çıkıyorlardı. Ama bir bütün olarak siborg figürü bana potansiyel olarak bunlardan daha ilginç görünüyordu. Daha çok, adil bir biçimde açık sözlü, politik ve sembolik bir teknobilimsel proje gibi gözüken bir alanın teslim alınması eylemi gibiydi.
Benim bakış açımdan, siborg birçok şeyi bünyesinde toplayan bir figür ve İkinci Dünya Savaşı sonrası teknobilimsel kültürlerin, enformasyon bilimleri ve biyolojik bilimler tarafından derinden biçimlendirildiği bir yoldan geliyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasında halihazırda yapılmakta olan ve son elli yılda daha da derinleşen ve yaşam biçimimizi daha derinden dönüştüren bilişim ve biyolojinin patlaması sonucunda ortaya çıkmış bir figür bu. Tüm bunları ne bir seçim meselesi ne de bir determinizm meselesi olarak görebiliriz. Bunlar çok daha karmaşık sosyoteknik ilişkilerin derinden gerçekleşmesidir. Beni daha çok ilgilendiren aslında bizleri canlı veya cansız, hayvan veya bitki, tek bir insan ya da gezegenin kendisi yani Gaia, veya muhtelif türden bir makine olsun, sonuçta bir iletişim sistemi olarak tasavvur eden yoldur. Varoluşu teorileştiren bu ortak açı, her şeyi bir iletişim-kontrol-sistemi olarak tasavvur eden bir ortak ontoloji, benim ilgimi çeken fikir oldu. Bu fikir beni hem kızdırdı ve endişelendirdi ama hem de daha olumlu yönleriyle ilgimi çekti. Her şey bir yana, bilinçsiz ve rüya gibi bir nitelikten etkilendim ve siborgların, birer insan-makine sureti olduğunu basitçe tekrar etmekle kalmayıp aynı zamanda insanların ve diğer canlıların siborg dünyasında hangi dereceden ne tür bir ortaklıkları olduğuyla da ilgilendim. Siborglar hakkında beni ilgilendiren, bunun bir yandan insan ve makinenin diğer yandan da insan ve diğer organizmaların, içinde iletişimle ilgili bir sorunsalı da barındırarak, birlikte içe doğru patlamasıydı. Bunun içinde birçok seviye vardı, örneğin emek süreci meseleleri: Siborg üretiminin emek süreçlerinin özel yönleri kadınları –çalışan sınıf kadınlarını, women of color’u, üçüncü dünya ülkelerinde, uluslararası sermayeyi mikro-elektronik üretiminde cezbeden ihracat işlemi alanlarında çalışan kadınları, bu işe bulaştırdı, hatta görece azınlık da olsa zaman zaman bilimkadını olarak da. Kadınlar dünya üzerindeki çeşitli konumlarda çalıştı; biyolojik ilaçlar alanında, enformasyon bilimleri alanında hem de ulus-aşırı sermayenin tercih ettiği iş gücü olarak. Esnek birikim stratejileri, hem erkekler hem de kadınlar için toplumsal cinsiyetin tarihsel olarak özgül olan çeşitli türlerinin üretilmesini gerektirdi. Siborg, kadınların feminist sosyalistler tarafından üretilen bir tabir olan ‘integrated circuit’ içindeki yerini anlamaya çalışan bir figür haline geldi.
Okumaya devam et

Nip/Tuck: Bana nereni sevmediğini söyle!

-Özden ayrı, … –
İnsanlar vücutları aracılığıyla doğuyor, yaratılıyor, yaşıyor ve ölüyor. Vücut ‘esas’ olan! Ruhun doldurulduğu, bir kaptan fazlası olmalı. Şu an ise ‘vücut’ tüketim çağı ile beraber geçmişte olduğundan daha çok sahibine seçim şansı veriyor. Günümüz piyasası ve teknolojisi bana ‘vücut’ verebiliyor. Pembe saçlarımla marjinal, doğal bırakılmış saçlarımla sosyalist veya başörtümle islamist olabiliyorum. Bana takılacak bir silikon ise bana mutluluk verdiği sürece ben şişme bir bebeğim ve vücudum özden mahrum, plastiki ve yapay… Etçil varlığımı ben şekillendirdiğim sürece, onun üzerine hiçbir sosyal kod ben istemedikçe yapıştırılamaz. Nip/Tuck’ta da estetik doktoru kahramanlarımıza gelen müşteriler bunu istiyor: Kendilerinin seçtiği bir vücut ve onun sayesinde edinilecek bir değer…

Foucault’nun dediği gibi Nietzsche’nin tanımladığı vücuda tarihin getirdiği değerler yükleniyor ve bu tarih aslen vücudu yaratıyor(1). Bu yüzden vücut aslında çeşitli söylevlerin çatıştığı kamusal bir alandan başka bir şey değil. Nip/Tuck, Ryan Murphy tarafından 2003 yılından itibaren Amerikan televizyonlarında gösterilmeye başlanan ve Miami’nin en iyi estetik cerrahları Christian Troy ve Sean McNamara’yı konu eden bir Amerikan dizisi. Türkiye’de CNBC-e kanalında bu dizinin birinci sezonunu geçtiğimiz Aralık ayında tamamladık. Dizinin yaratıcısı Murphy, annesi onu Elizabeth Taylor’ın Henry Fonda ile olan evliliğinin geleceği için estetik ameliyat yaptırdığı film Ash Wednesday’ye götürdükten sonra ‘estetik ve neşter’ beraberliğine inanmış. Tüm dünyada estetik ameliyatının sıradanlaşmasından da gerekli ilhamı alan Nip/Tuck tüketim çağının görsellikte geçici özü yakaladığı kültürümüzün ve görüntüde mükemmelliğe ulaşma fantezisinin altını çiziyor. Çünkü günümüz kültüründe artık önce aynaya bakıyorum ve sonra o yansımadaki kişi ‘ben’ oluyorum. O yüzden Nip/Tuck’ın jenerik müziğinin dediği gibi “beni güzel yap! (make me beautiful)” bu anlamda çok da yerine oturuyor.
Okumaya devam et