Davetsiz Misafir Röportaj Videoları Youtube'da

video_dm.jpgDavetsiz Misafir Röportaj Videolari Youtube’da !

TRT 2’de Hemen Şimdi Programı’nda Yayınlanan Davetsiz Misafir Röportajı
http://www.youtube.com/watch?v=DYV4EhygtSA

SkyTurk’te K. Murat Güney ve Prof. Dr. Gediz Akdeniz’in Birlikte Katıldığı Canlı Yayınlanan Söyleşimiz
(4 Bölüm Halinde)
1- http://www.youtube.com/watch?v=Datr6Vo6K-8
2- http://www.youtube.com/watch?v=WqkxKRSiWHw
3- http://www.youtube.com/watch?v=jB5B_Y8EcgU
4- http://www.youtube.com/watch?v=qL4jjK-WBcE

Açık Radyo’da Rahmi Öğdül ile kitabımız “Başka Dünyalar Mümkün” üzerine gerçekleştirdiğimiz söyleşi
(4 Bölüm Halinde)
1- http://www.youtube.com/watch?v=NLTMAp3fDhQ
2- http://www.youtube.com/watch?v=sFLiGleFD_A
3- http://www.youtube.com/watch?v=XyPRpbzkFkU
4- http://www.youtube.com/watch?v=WdVriUteo3c

Kadınlık ve Vicdani Red Üzerine

vicdani_red.jpg

Yazan: Esra Gedik

Amargi Dergisi’nin 2. Sayısında (2006) Yayımlanmıştır

Nilgün Toker’in belirttiği gibi “anti militarizm bir tahakküm sisteminin reddi ve değiştirilme talebi anlamına gelmesi bakımından politik bir sorumluluk”tur (1). Bu nedenle bu yazıda amacım bu sorumluluğu üstlenen kadınları ve vicdani reddi ya da kadın vicdani redcileri anlamaya çalışmaktır.
Kadın meselesini tartışırken kaçınılmaz bir biçimde “milliyetçilik” meselesi de dâhil olur tartışmaya. Dahası, milliyetçiliği anlayabilmek için toplumsal cinsiyet ilişkilerine bakmak, toplumsal cinsiyet ilişkilerini anlamak için de milliyetçiliğe, uluslaşma süreçlerine, militarizme bakmak gereklidir. Toplumsal cinsiyet kimlikleri kurgulanırken cinsiyeti temel almayan çoğu yorum cinsiyet ayrımı gözetmektedir. Kadınlık ve erkeklik, biyolojik olarak değil, içinde yaşadığımız toplumun ve dönemin şartlarına bağlı olarak anlamlandırılır. “Erkeklik ve kadınlık tarihsel zamana ve yere özgü oluşumlardır. İdeolojiler, toplumsal kurumlar ve pratikler içinde sürekli olarak biçimlendirilen, karşı konulan, yeniden işlenen ve yeniden onaylanan kategorilerdir.” (Leonore Davidoff ve Catherine Hall) (2). Simone de Beauvoir’in ifade ettiği gibi kadın doğmuyoruz, kadın oluyoruz.
Okumaya devam et

Orduya Gelin Giden Kadınlar

Yazan: Esra Gedik

Genç bir hemşireydi. O yaşlarda üniformalı insanlardan özellikle askerlerden hoşlanmıyordu. Bir gün karşı komşunun astsubay oğlu anahtarını unuttuğu için kapıda kalmıştı. Zaten daha önceden kızı için ona göz koyan anne onu evlerine çağırdı. Yemek hazırladı genç hemşire ona. O gün ya tesadüftür ya da kader genç asker şapkasını unuttu komşunun evinde. Asker en sonunda gidince buldu kız şapkayı; denemek için taktı başına. İçerden anne seslendi: “Sen tak o şapkayı tak, daha çok göreceksin o şapkayı”

Evet, şimdi bir asker eşi bu hemşire. Peki, çoğu zaman Cemil astsubayın eşi olmaktan öteye geçmeyen bu kadının “normal” evliliği nasıl geçti 30 sene? Görünmez rütbelerin ağırlığı görünür olanlardan ne kadar farklıydı? İdeal bir eş ve anne olarak sorumluluğu iki kat artmamış mıydı? O şimdi hem bir eş ve anne hem de bir komutan eşi idi, sorumlu olduğu kişiler/kurumlar artmıştı: önce vatana, sonra orduya, sonra da kocasına…

Kendi tanımını ve var olma nedenini ‘vatan savunması’ üzerinden kuran Türk Silahlı Kuvvetlerinin ve onun savunduğu milliyetçiliğin, sadece erkekleri değil kadınları da şekillendirdiği çokça konuşuldu. Kadınların milliyetçilikle, militarizm ile ilişkileri pek çok yazının konusu oldu. Peki, bu süreçte Yıldız Namdar[1] gibi pek çok asker eşinin hikâyesi nasıl anlatılmalı? Asker eşleri olan kadınların anlattıkları, yani bilimsel bir çalışma değil ama önemli. İşte bu nedenle militarizme ve milliyetçiliğe feminist bakış, belirli kurumların cinsiyet politikalarını olduğu kadar, kadınların deneyimlerini, duygularını ve anlatılarını da sorgulamasının bir parçası yapmak zorunda. Ancak bu şekilde şehit anneleri gibi, ya da birçok asker eşi gibi resmî söylemlerin içinden konuştuğunu düşündüğümüz kadınların aslında bu söylemleri hem yeniden ürettiklerini hem de bu üretimin içinde şekillenen kadınlar olduğunun da farkına varırız.
Okumaya devam et

Özelden Kamusala Bir Yolculuk: Türkiye’de Çalışan Kadın Olmak

feminism3.png

Yazan: Seçil Aslan

Birikim Dergisi’nin Haziran-Temmuz 2008 Sayısında Yayımlanmıştır

Şubat ayında TİSK’in yaptığı araştırmaya göre 15–29 yaş grubu kızların yaklaşık yüzde 60’ı, 25–29 yaş grubundakilerin ise yüzde 66’sı hem eğitim, hem de istihdamın dışında kalıyor. Bu araştırma basında “kızların üçte ikisi ‘ev kızı’” cümlesiyle yer aldı (1). Bu yazı ise kalan %34lük dilimin yani “ev kızı” olmayan, ücretli iş yaşamında yer alan kadınların yaşadığı problemler üzerinde durmayı amaçlamaktadır. Zira bu araştırmanın sunuş şekli cinsiyete dayalı iş bölümünü yaratmış olan özel/kamusal alan ayrımını pekiştirmekte, kadının “kurtuluşunu” hane dışına yani kamusal alana çıkarak ücretli iş yaşamında yerini almasında görmektedir. Bu bağlamda “ezilmişlik söylemini” yeniden üretmekte, ücretli iş yaşamında kadınların yaşadığı ayrımcılık hikâyelerinin üstünü örtmekte ve hem özel, hem de kamusal alanın toptan dönüşüm geçirmesi gerektiği gerçeğini göz ardı etmemize neden olmaktadır.
Bu yazı “ev içi emeğin” görünür olmamasından kaynaklanan algıyı, ev kızı/kadınlığı ayrımının manasızlığını ve kadının öznelliğini yitirişinin en baştan evde başladığını tartışma dışı bırakacaktır. Ancak kadına dair her türlü söylemin “ezilmişlik” üzerinden kuruluşunun kadın kimliğini “kurtarılmaya muhtaç” insanlar olmak üzere dondurduğunu ve bu araştırma bazında “ev kızlarının” evde yani özel alanda kalışlarının üretime katılmadıkları şeklinde gösterilmesinin ev içi emeklerini gözden kaçırmamıza neden olduğunu özel bir vurguyla belirtmek gerekmektedir.
Okumaya devam et

İktidarların Savaşı, Demokratikleşme Yalanı: Ergenekon Davası

ergenekon2.jpg1 Temmuz Salı günü Türkiye, emekli ordu komutanları, ATO başkanı ve Cumhuriyet Gazetesi’nin Ankara temsilcisinin Ergenekon operasyonu çerçevesinde gözaltına alındığı haberiyle uyandı. Tam da AKP’ye açılan kapatma davasının sözlü iddianamesinin başsavcı tarafından Anayasa Mahkemesi’nde okunacağı günün sabahı yaşanan bu gelişmeler çok geçmeden gündemi baştan aşağı yeniden belirleyecekti. Ülkede adeta adı konmamış bir iç savaş yaşanıyor, aktörleri AKP ve Ulusalcılar-Ordu-CHP ittifakı olan, yargı üyelerinin ise bu aktörlerin piyonları olarak kullanıldığı karşılıklı saldırıların ardı arkası kesilmiyordu. Hükümet yanlısı basına göre Fenerbahçe orduevinin bile polisler tarafından aranmasına yol açan Ergenekon soruşturması Türkiye’de ilkleri gerçekleştiriyor, askerlerin dokunulmazlığına yönelik tabuları yıkıyor ve “demokratikleşme” yolunda büyük bir adıma işaret ediyordu. Ulusalcı olarak tabir edilen şoven, militarist basın grubu ise operasyonları “insan haklarına” vurulan bir darbe olarak görüyordu. Demokrasi ve insan hakları kavramlarının bu denli içinin boşaltıldığı bu 3-4 günlük savaşın ardından dövüşün danışıklı olup olmadığı sorusu uyandı zihinlerimizde. Sahi iktidar odakları arasında demokrasi ve insan hakları adına gerçekleşen bu kıran kırana dövüş gerçekten demokrasi ve insan hakları alanlarında bir gelişmeye yol açmış mıydı? Yoksa birbirleriyle uzlaşmaz gözüken taraflar aslında yarattıkları suni gerilim ortamıyla demokrasi ve insan haklarına dair hakiki bir tartışmayı perdelemeyi, görünmez kılmayı, ortadan kaldırmayı bir kez daha mı başarmışlardı?

İsterseniz kısa bir liste yapalım ve dövüşün tarafları olarak ortaya çıkan AKP-İslamcı basın ve karşısındaki Ordu-CHP-Ulusalcı örgütler koalisyonunun hangi konularda aslında koşulsuz bir mutabakat içinde olduklarını bir kez daha hatırlayalım. Evet bu dövüş bir iktidar paylaşım savaşıdır. Olan yine iktidarın karşısında konumlanan sıradan insanlara olmaktadır.

Tüm bu görünürdeki sözde kamplaşmaya karşın, gerek aktif bir biçide müdahale ederek gerekse yapabilecekleri halde bir şey yapmayıp sessiz onay vererek AKP-MHP-CHP-Ordu-Ulusalcı ve İslamcı basın aşağıdaki uzun listede yer alan olaylarda tam ve koşulsuz bir mutabakat içindedir. Evet, AKP-MHP-CHP-Ordu-Ulusalcı ve İslamcı basına göre:

-1 Mayıs’ta sokağa çıkıp emekçilerin haklarını savunanları kıyasıya dövmekte, Taksim meydanını işgal altına almakta bir sakınca yoktur
-1993’te 37 aydının diri yakıldığı Sivas’taki Madımak Oteli’ni müze yapmak söz konusu bile değildir, “zaten onlar kendilerini yakmışlardır”, müze yapmaya ne lüzum vardır
-Alevi köylerine zorla camii yapılmalıdır, din dersleri Alevilere de zorunlu olmalıdır, zaten Alevi diye bir şey olduğu da şüphelidir.
-Türkiye’de Aleviler olmadığı gibi ne Kürt vardır ne de Kürtçe konuşan, tüm bunlar yabancıların uydurması, kandırmasıdır
-DTP “teröristleri” destekleyen “terörist” bir partidir, milletvekilleriyle tokalaşılmaz
-AKP kapatma davası Türkiye’nin demokrasi sınavıdır, DTP’nin kapatma davası ise terörle mücadele kapsamındadır.
-Doğu ve Güneydoğu’da askeri operasyonlar tüm hızıyla sürdürülmeli, korkunun iktidarının bölgedeki hakimiyeti pekiştirilmelidir
-Şemdinli davası, askeri mahkemelerde görülmelidir, askerler istedikleri yere bomba koyabilir, emekli olana kadar da haklarında hiçbir soruşturma açılamaz, bu konularda soru bile sorulamaz.
-SSGS düzenlemesi hemen geçirilmeli, sosyal güvenceler azaltılmalı, yoksullar daha yoksul olmalı, seçimler öncesi yapılan yardımlarına muhtaç kalmalıdır.
-Yüzbinlerin açlık sınırının altında yaşadığı bir ülkede milli kahraman Fatih Terim’in maaşını iki katına yani ayda 350 milyar liraya çıkarmak ise meclisin en lüzumlu görevidir.
-Eşcinsel haklarını savunan Lambda derneği ahlaka aykırıdır, kapatılmalıdır.
-Kadınlar aşağı ve ikinci sınıftır, kadından sorumlu devlet bakanlığı aynı zamanda yaşlılardan, sakatlardan ve çocuklardan da sorumlu olarak organize edilmiştir, zira tüm bu adı geçen sınıflar erkeğe tabi ve muhtaçtır. Kadınları “feminizm belasına” bulaştırmamak lazımdır.
-Zorunlu askerlik asla sorgulanamaz, vicdani red bir hak olamaz, zira askerlik en kutsal görevdir.
-Doğa insanın hizmetindedir, istendiği kadar sömürülebilir, terörle mücadele adı altında ormanlar yakılabilir, inşa edilen barajlarla doğa tahrip edilebilir, bunlara itiraz edenler vatandaşlıktan çıkarılabilir.

Tüm bunlara ek olarak son yaşanan çarpıcı bir gelişme de 1980 darbesi ve sonraki darbe girişimlerine katılanların soruşturulması ve yargıya sevk edilmesi noktasında mecliste bir komisyon kurulması yönündeki girişime DTP ve ÖDP dışındaki tüm partilerin yani AKP, CHP ve MHP’nin oybirliğiyle karşı çıkmış olmasıdır. Dışarıda emekli generalleri yargıya sevk etmekle şov yapanlar, iş bu ülkeyi yaptıkları darbeyle karanlığa boğanları ve hala koltuklarında oturan aynı darbeci karanlık zihniyetin temsilcisi generalleri soruşturmaya gelince darbecilerle sessiz bir işbirliğine girmekteler.

“İktidarlar arasındaki savaş” ancak iktidarları güçlendirir. Bu savaşın “iktidarlara karşı bir savaşa” dönüşmesi ise onların en büyük korkusudur.

Türkiye’de Irkçılığın Gündelik Halleri

irkci.gifTürkiye’de devlet ve uzantılarının uyguladığı şiddetten bahsederken ırkçılıktan dem vurmak adeta bir tabudur. Bu ülkede vatanseverler olabilir, milliyetçiler olabilir, hatta milliyetçiliklerini aşırıya kaçıranlar da olabilir. Ama bu ülkede ne ırkçılar ne de ırkçılık vardır. Hâşâ, bundan bahsedilemez bile, ırkçılık mı? O hiç olmamıştır, olamaz da. Kim tanık olmuştur bizim ülkemizde insanların sabun yapıldığına? Toplama kampları kurulduğuna dair bir bilgi var mıdır kayıtlarda? Yoktur, bizim ülkemizde ırkçılık yoktur. Ülkemizde ırkçılık vardır diyen en hain teröristtir, bölünmez bütünlüğümüze yönelik en büyük bir tehdittir, tez elden yok edilmelidir!

Türkiye devleti ve uzantıları, kuruluşundan bu yana böylesi baş edemediği, norma, kurala, yasaya bir türlü uyduramadığı fikirleri, yaşamları ve eylemleri yok ederek geldi bugünlere. Norm, kural ve yasa bu norma, bu kurala, bu yasaya tabi olacak insanların zihniyetlerini, beklentilerini, istek ve arzularını hesaba katarak değil onları adeta yok sayarak hazırlanmıştı zira. Kurallar, hitap ettikleri halkların zihinlerini boş ve yeniden yazılabilir, bedenlerini ise sıfırdan yeniden biçimlendirilebilir varsaymıştı her zaman. Yasa kesindi. Yasaya ya uyulacak ve yasa koyucular ‘sevilecek’ ya da geriye kalanların selametine, katıksızlığına, safkanlığına halel gelmemesi için buralardan çekip gidilecek, vatan ‘terk edilecekti’. Böylece bu ülkede, yeniden yazılmaya, yeniden biçimlendirilmeye karşı koyanlar bu toprakların dışına, bu topraklarda yaşamakta ısrar edenlerse bu dünyanın dışına sürüldüler. Kararlaştırılan ulusal projeye önce Ermeniler’in uygun düşmediği ortaya çıktı 15’lerde. Müslüman bir Türklüğün saflığı ve selameti için Ermeniler’den ‘arınılmalıydı’. 20’lerde bu kez laik ve batılı bir Türklüğün selameti için şapka da takmayan sakal da kesmeyen yobaz takımından ‘kurtulunması’ gerekti. Gösterilerde asker ve polisin kurşunlarına hedef olanlar İstiklal Mahkemeleri’nde asılanlardan kat be kat fazla oldu. 38’lerde çıkardıkları kargaşalık had safhaya ulaşan Dersim halkı, Sabiha Gökçen önderliğindeki yeni kurulan Türk Hava Kuvvetleri’nin ilk bombalarına hedef oldular. Bir yandan da norma, düzene, yasaya uymayanların akıbetinin ne olacağı konusunda gelecek nesillere ibret teşkil ettiler. Dersim tamamen boşaltıldı, tam da normun, kuralın, yasanın öngördüğü gibi bomboş, çıplak, yeniden yazılmaya, yeniden, sıfırdan kurulmaya hazır bir arazi haline, ‘Tunceli’ haline getirildi.
Okumaya devam et

2008 TBD Bilimkurgu Öykü Yarışması İçin Başvurular Başladı

Türkiye Bilişim Derneği (TBD) Bilişim Dergisi tarafından bu yıl onuncu kez düzenlenen Bilimkurgu Öykü Yarışması için başvurular başladı. Bu yıl ilk kez yazarların belli konularda öykü yazması bekleniyor. Yarışmaya son başvuru tarihi 15 Temmuz 2008.

10. Bilimkurgu Öykü Yarışması’nın konuları şöyle:

– İyi Yönetim, Kötü Yönetim, Sıkı Yönetim, Yönetim: Gelecek zamanlarda ülkemiz ya da dünyamız (galaksimiz, evren, vb) nasıl yönetilecek? Başka yönetim biçimleri, teknolojinin katkısıyla başka seçim yolları bulunabilir mi? Politika ve politikacı toplumsal yaşantı için gerekli mi? Gelecekte kim kimi yönetebilir? Yönetemeyen insanın dramı nasıl olabilir? Yöneticiler “insan” olmak zorunda mı?
– Trafik Karmaşası: Büyük kentlerin trafik karmaşası gelecekte de sürecek mi? Bu soru dilenirse deniz, hava, uzay, düşünce ve zaman gezginleri trafiği vb bağlamda ele alınabilir.
– Çok İşlevli Teknolojik Aletler: Boyutları küçülürken işlevleri artan teknolojik aletler, gelecekte hangi yetkinlik düzeyine ulaşabilir? Bu teknolojik aletlerin insan yaşamına ne tür katkısı olabilir? Yoksa söz konusu olan katkı değil köstek mi? İletişimi, eğlenceyi, öğrenimi, çalışmayı, hatta tedaviyi gerçekleştirebilen çok işlevli bir teknolojik alet aşkla nasıl ilişkilendirilebilir? Kendi küçük, yeteneği büyük bu aletler bizlerden neler alır, bizlere neler verir?

Son başvuru tarihi 15 Temmuz 2008 olan TBD Bilişim Dergisi Bilimkurgu Öykü Yarışması’nın sonuçları 31 Ekim 2008 tarihinde açıklanacak. Herkesin katılabileceği yarışmada birinci gelecek yarışmacıya dizüstü bilgisayar verilecek. Dereceye giren öyküler TBD web sitesinde, Bilişim Dergisi’nde yayınlanacak ve bu öykülerden bazıları bir öykü seçkisinde yer alacak. Yarışmanın seçici kurulu Hikmet Temel Akarsu, Bülent Akkoç, Laurent Mignon, Necdet Kesmez ve Serdar Kuzuloğlu’dan oluşuyor.

Yarışmaya ilişkin ayrıntılı bilgi ve başvuru için: www.tbd.org.tr

Edebiyatta Son Dönemin En İyileri

books.gifYazan: Hikmet Temel Akarsu

Kitabımız “Başka Dünyalar Mümkün”den de bahsedilen aşağıdaki yazının İngilizcesi, Türkiye edebiyatındaki gelişmelerin değerlendirildiği dünya çapında dağıtılan “Turkish Book Review” dergisinde yayımlanmıştır.

Kapağı toplumsal hayhuyun dışına atarak, koca bir yılı kitaplar arasında geçirmeyi başarmış birinin, sözkonusu yıla ait ufak bir retrospektif değerlendirmesi çok görülmemeli. Bu manada yola çıkarak kendime ait en iyileri toparlamaya çalıştım. 2007’de edebiyat dünyamızda ne oldu? Hangi yapıtlar öne çıktı? Önemli yenilikler nelerdi?

İlk başta, açıkça söyleyeyim: 2007 Edebiyat açısından verimsiz bir yıl oldu. Yayınevlerinin bir önceki yıla göre daha az kitap bastığı, basılan kitapların daha çok popüler beğeniye yönelik ve yüksek satış hayallerine dayalı olduğu, has edebiyatçıların ise 2006 Nobel Ödülü’nün yarattığı spekülasyonların gölgesinde hazin bir burukluğa gömülerek susmayı tercih ettiği garip bir sene oldu 2007. Bu garipliklerden hiçbir zaman geri kalmayan Nobel de hepimizin bildiği gibi yepyeni bir tüy daha dikerek, “Kocamış ve günlere doymuş,” bir çatal dilli İngiliz “azize”ye gidiverdi. Artık Nobel’in yaptığı “tuhaflık”lara herkes alıştığı için infial minfial olmadı. Herkes işine baktı. Depolardan Doris Lessing’in tozlu kitapları çıkarıldı, üzerlerine birer bant geçirildi; bir iki vitrin düzenlemesi; hepsi bu. Kanımca Nobel, sıradan bir ölümlü için olması gerekenden çok fazla defa harakiri yaptı. Artık yaraları dikiş tutmuyor.

Türkiye’deki edebiyat ödülleri ise sarsılmaz bir istikrarla yola devam etti. İlkeler derin bir sadakatle uygulandı. İhdas edilen ödüller, yeri geldi verilmedi, yeri geldi “camia dışı şaki”lerden esirgendi, yeri geldi edebiyat iktidarının soğuk yüzü gösterilip toy ediban takımı tedip edildi. İstisnalar yok muydu? Vardı! Ama azınlıktaydı. Tüm bunların neticesinde Türkiye’de ödül müessesesine saygı maygı kalmadı. Ödül konusunda tam bize özgü bir “fars”a ulaşmayı başardık neticeten. Herkes kına yakabilir!
Okumaya devam et