Genç Bir Kültür Endüstrisi: Dijital Oyun

kitapYazan: Işık Barış Fidaner

Bilgisayar oyunu denilen şey nedir, size göre? Yeni kuşak gençliğin uyuşturucusu, çocuklarımızın içine düştüğü bir para tuzağı mı? Yoksa gerçek hayatın sınırlarını aştığımız bir alan, ya da tersine kendi boşluğuna insanları sürükleyen saf vakit kaybının girdabı mı? Oyunların bizim için olan anlamı durduğumuz yere göre değişebilir; onları yaşadığımız sorunların kaynağı, ya da daha temel başka sorunların bir sonucu olarak görebiliriz, ama onları görmezden gelemeyiz.

Kapalı gişe oynayan sinema filmleri gibi, kimi oyunlar milyonlarca oyuncuya ulaşabiliyor. Dijital oyun, artık sinema gibi büyük bir kültür endüstrisi oldu. Sinema kadar olgunlaşmamış, henüz genç bir sektör; ama hem toplumsal etkisi, hem de ekonomik hacmi açısından sinemadan hiç de geri kalmıyor. Oyun sektörünün Holywood gelirlerini aştığı, sözgelimi Blizzard’ın sadece World of Warcraft’tan milyar dolarlar kazandığı bir süredir yazılıp çiziliyor. Oyun diğer medyaların yerini almaya başladı. Başkalarının bizim yerimize oynadığı bir filmi izlemektense başrolü olduğumuz bir çevrimdışı oyunu tercih edebiliyoruz. Terör olayları, aile sorunları ve bakım ürünlerinin iç içe girdiği televizyon ekranındaki boğucu karmaşada yol aramaktan vazgeçerek, bir kitlesel çevrimiçi oyunun (MMORPG) ferah, ilkel ve iyi tanımlanmış dünyasının vatandaşlığına yazılabiliyoruz. İnternetin haber kaynağı ve eğlence aracı işlevlerini televizyondan kısmen devralması gibi, dijital oyunlar da giderek zamanımızın daha büyük bir kısmını geçirdiğimiz bir medyaya dönüşmekte.

Oyunların hep birbirine benzediği çok söylense de üreticiler çeşitlidir. Bazı oyun stüdyoları yeni pazarlar kurmak için özgün ürünler yaratırken, bazıları ise varolan pazar rekabetinin sonucu olarak birçok klişe ürün çıkarır. Aynı bir ekosistem gibi, yenilikçi bir oyun (Doom) çok tutulursa onun taklitleri üretilir, böylece yeni bir oyun türü (First Person Shooter) doğmuş olur. Daha sonra bu oyun türü kendi içinde farklılaşmış alt türlere ayrılır ve evrim böylece sürer. Öte yandan, unutmamak gerekir ki bu yapı kapitalizm koşullarında gelişmektedir ve dijital oyun her şeyden önce bir metadır.
Okumaya devam et

19 Aralık… Ya da Hiç Düşmeyen Takvim Yaprağı

19aralikYazan: Erdinç Yücel

Söz bitti…

Aynı koca yörüngeyi tam sekiz kez turladı dünya. İki bin sekiz yüz altmış bir kez doğdu güneş; yine de üzerimize çöken karanlığı aydınlatamadı hala.
Sekiz yıl… Sekiz metre kare… Yirmi dört saat beton… Yüz yirmi iki cenaze töreni… Kiminin bütündü 30 kiloluk bedeni, kiminin tanınmaz halde…
Sekiz yılda acının dokuz yüz yetmiş altı kez en derinine inildi. Beşbin yedi yüz yirmi iki kez sayım verildi. Tek sıra, hazırol’a geçilsin istendi. Geçilmedi…
Kadın ve erkek bedenlerine kaç cop, kaç tekme, kaç yumruk indirildiğini hesaplamadı kimse.

Söz bitti…

19 Aralık hakkında sekiz yılda binlerce kez aynı şeyler söylendi: ”Hayata döndürdük” dendi. “Devletin şevkatli elleri” dendi. “Sahte oruç kanlı iftar” dendi. “Devlet teröristle pazarlık etmez” dendi. “Kendilerini yaktılar” dendi… “Az kaldı… Kökünü kazır bitiririz elbet” dendi.
Bitmedi…

Evet 19 Aralık hakkında binlerce kez aynı şeyler söylendi: “Ölürüz ama teslim olmayız” dendi. “Yaşananlar düpedüz vahşetti” dendi. “Çocuklarımızı öldürtmeyiz” dendi. “Artık yeter!” dendi. “Artık yeter!” dendi.
“Ar-tık ye-ter!” dendi.
Yetmedi…

Söz…19 Aralık üstüne söylenebilecek her şey söylendiği için değil… söylenebilecek hiçbir şey yaşananları anlatmaya yetmeyeceği için… bitti.

Beş yüz gün bilfiil açlık… Yanık insan eti kokusu… Parçalanmış beden… Kırılmış göğüs kafesi… Kopmuş kulak… Kafatasına gömülmüş şarapnel parçası… İnsanları daha sıkı kapatmak için yıkılan hapishane duvarları…

Söz bitti: Çünkü 19 Aralık, hiçbir dilde karşılığı bulunmayan bir doz aşımıdır: Süslenmemiş, inceltilmemiş, su katılmamış şiddettir… Kemiği eriten ateş… G3 mermisi… Gaz bombası… İş makinasıdır!
Falakadır 19 Aralık… Künt kafa travmasıdır… Fiili livatadır…
600 canlı cenazedir. Kafaya bastırılan postal, bileğe oturtulan kelepçe, mideye sokulan yemek hortumudur. Zihinden çekilip alınan hafızadır en çok…

19 Aralık bitkisel hayata dönüştür. Toplumsal terbiyedir… Emir komuta zinciridir.
Göz dağıdır…
Göz bağıdır…
Vicdani kuraklıktır!
19 Aralık vahşettir… Dehşettir…
Evet evet kuşkusuz ki devlettir…

Tarih: 19 Aralık 2000. Saat: Sabaha karşı dört…
Söz bitti… Zaman dondu…
Yirmisine bağlanamadı hala ayın on dokuzu…

Erdinç Yücel
19.12.2000 04:00

Atina Politeknik Üniversitesi'ni İşgal Eden Öğrencilerden Mektup Var

pics_dunya_1831_24155Merhaba…
Şu an gümbür gümbür Keny Arkana dinlediğimiz İktisat Fakültesi işgalinde, enformasyon noktası olarak kullandığımız mekanda, eldeki verileri derli toplu kılmaya çalışıyoruz.

Ne mümkün! Yarın isyanın 1. haftasına giriyoruz ve bu süre içinde olan bitenlerin bir listesini tutmaya kalksak başa çıkamayacağımız ortada. Diğer yandan insanın kaleme kağıda dokunası gelmiyor. Nefes almayı ve isyanda olduğumuz bilincini bir an olsun yitirmemek, tadını çıkarabilmek için.
Yine de bilgilendirme adına üzerimize düşen tek şey çeviriler değil. Elbette size nasıl hissettiğimi anlatabilmem zor. En azından birkaç gözlemde bulunmak ve size bulunduğumuz noktanın tarihsel ciddiyetini hatırlatmak istiyorum.
Agyos Dimitrios’ta Halk Meclisi’nin Özgür Belediyesi’yle birlikte başka bir sürece girdiğimizi düşünüyorum. İşgaldeki Yoannina şehri Belediyesi’ni ve Halandri Belediyesi’ni de bu listeye ekleyelim. İlerleyen günlerde yeni belediyelerin de doğrudan demokrasi alanına geçeceğine inanıyorum. İsyanın attığı en büyük adımlardan biri bu. Doğrudan demokrasi, isyandan devrime doğru atılmış en ciddi adım olarak görünüyor gözüme. Bugün yapılan açık toplantılarda tartışılan eylem programlarına baktığımızda, ya da dünyaya Atina’dan baktığımızda, sadece biçimsel bir hamleden bahsetmediğimiz de ayan beyan olacak.

300 kadar yoldaşın katıldığı bir genel toplantıda, ifade edilen verilere bakacak olursak, halihazırda Atina’nın ticari kapasitesinin yüzde 10’u tahrip edilmiş durumda. Toplam nüfusun binde 5’inin, politik aktivite içindeki nüfusun yüzde 3.4’ünün eylemlerde yeraldığı türünden hesaplar ifade edildi. Bunlar büyük ihtimalle basında yeralan veriler. Yani bir yandan sistem hükmünü sürüyor. Ama yeni olan bu değil. Yeni olan, adım adım ilerleyen isyan.
Her ne kadar dünya egemenleri hükümeti daha sert önlemlere zorlasa da hükümetin yapabileceği fazla birşey yok. Böyle durumlarda çözücü faktör olarak devreye soktukları polis halk tarafından defterden silindi. Hükümet, vahşi bir hayvana sükunet enjekte etmenin yollarını arıyor. Yeni bir ölüm haberinin yıkım olacağını onlar da biliyor. Fakat o ölüm haberi Melbourne’dan geliyor. Mücadelenin küreselliğini anlatmak isteyenlere, saldırının küreselliğini hatırlatır gibi. Yine 15’inde bir çocuk, yine polisler tarafından öldürülüyor.
Danimarka’da 62 yoldaşımız gözaltında. Meksika’da yoldaşlar polis merkezini patlatıyorlar dayanışma için. İtalya ve İspanya’da ilk kıvılcımları çakıyor isyanın. Eylemlerin yapıldığı şehirleri yazmak bile yorucu görünüyor. Ve sizden ricam, bunu Yunanistan isyanı olarak görmekten ve dayanışmaktan vazgeçmeniz. Yunanistan’da isyanı bir günde bastırabilirler. Ama ertesi gün Paris’te karşılaşacağınız, aynı isyandır. Bu isyan yüzyıl sürecek arkadaşlar. 99 yıl toprağın altına çekilse de 100. yıl yeniden çıkacak ortaya. Bu bizim isyanımız, dünyanın dört yanında yoldaşları ve düşmanları olanların isyanı. Biraz empati, dayanışmacı rolünü unutturacak ve ateşi, içinizdeki ateşi sokağa taşımanız gerektiğini farketmenize yetecek.
Tarihin en net çizgilerle ayrılan sınıfsal isyanı içinde olduğumuza inanıyorum. Dahası, tüketim toplumuna ve teknolojiye karşı bu kadar ciddi bir saldırının daha önce yaşanmamış olduğuna inanıyorum. Bu yüzden, ihtiyarların ‘şiddet’ edebiyatı karşısında sabırlı olun. Onlar çok acı çektiler ve içleri katranla doldu. Nerede ışık görseler orayı çamurla sıvamaya kalkıyorlar. Bu sefer güneşi sıvamaya kalkıyorlar. Bizim onlardan naçizane farkımız, şiddetin sadece dinamik değil, kinetik de olabileceğini anlamış olmamız.

Yani bütün o doğrudan demokrasi alanları bir günde ortadan kaldırılabilirler. Bunu biliyoruz. Mesele şu ki bunlar bir hafta önce yoktu. Ve sesimize dünyanın dört bir yanından yankı gelmeseydi, isyan bu aşamaya bile gelemezdi.

Hepimiz gördük ki, 3-5 kişi değiliz. Yalnız değiliz. İçinde bulunduğumuz tarihsel noktanın önemi işte bu. Hayallerimizi gerçekleştirebilecek kadar çoğuz. Yeterki kıvılcım çaksın.

Derin bir nefes alın arkadaşlar. Bizim yüzyılımız asıl şimdi başlıyor.

Atina'da Polis Cinayeti, 16 Yaşında bir Anarşist Öldürüldü!

pics_dunya_1831_24171Atina’da 16 yaşındaki Alexandros Grigoropoulos adlı bir anarşistin öldürülmesi üzerine, Yunanistan’daki anarşistler ve iktidar karşıtları işte aşağıdaki bu cümlelerle ayaklandı.

“Ey iktidar sevicileri; güce tapanlar, seçim sandıklarındaki oylarıyla iktidarın tuğlaları! Doğayı ve insanları katletmeye; türleri yok etmeye ya da tüm bu olan bitenlere seyirci kalmaya daha ne kadar devam edebileceksiniz? Bu ölümü hissedebiliyor musunuz?”

6 Aralık saat 22:00’de, iki Yunan polisi Atina merkezinde, Exarchia meydanı çevresinde devriye sırasında, çevredeki gençlerle tartışmaya başladı. Tartışma sırasında, polislerden birisi silahını çekerek gençlerden 16 yaşındaki Alexis Grigoropoulos’a iki el ateş etti. Yaralan Alexis, Evangelismos Hastahanesi’ne kaldırıldığında yaşama veda etmişti.

Dünya’nın farklı noktalarında protesto gösterileri ve doğrudan eylemler devam ediyor…
Sadece Atina’da, yalnızca son iki günde 24 banka şubesi, 35 işyeri, 22 araç, 12 ev, 7 otobüs durağı, 63 çöp konteyneri, iktidardaki Yeni Demokrasi Partisi’nin (YDP) yerel yönetim bürosu ateşe verildi.
Selanik Aristo ile Atina Teknik Üniversitelerine giren grupların bölgede bulunan çevik kuvvet ekiplerine molotofkokteylleri atmaya devam ettikleri, polisin ise göz yaşartıcı gazla karşılık verdiği kaydedildi.

Bu arada, 16 yaşındaki Aleksandros Andreas Grigoropulos adlı gencin öldürülmesi olayına karışan 2 polis memuru ve olayın meydana geldiği Eksarhia semti
polis merkezi amirinin, açılan soruşturma bitirilene kadar görevden alındıkları açıklandı.
Öte yandan Yunanistan Başbakanı Kostas Karamanlis, olaylarda hayatını kaybeden gencin ailesine gönderdiği baş sağlığı mesajında, “Tüm Yunanlılar gibi kendisinin de çok büyük üzüntü duyduğunu, sorumluların bulunacağını ve böyle bir olayın tekrar etmemesi için gereken tüm önlemlerin alınacağını” kaydetti.

Cumhurbaşkanı Karolos Papulyas ise olayların bir hukuk devleti için travma teşkil ettiğini belirtti. Yunanistan İçişleri Bakanı Prokopis Pavlopulos ile Bakan Yardımcısı Panayotis Hinofotis’in dün sabah istifalarını Başbakan Karamanlis’e sundukları, ancak istifalarının kabul edilmediği açıklanmıştı.
Polisin açtığı ateş sonucunda 16 yaşındaki bir gencin yaşamını yitirmesini “münferit bir olay” olarak niteleyen Pavlopulos, olaylarla ilgili soruşturmanın sürdürüldüğünü ve suçluların örnek olacak şekilde cezalandırılacağını açıklamıştı.
Pavlopulos, protesto gösteriyle ilgili olarak da insan haklarıyla ilgili gösterileri haklı bulduğunu, ancak bu gösterilerin masum vatandaşlara zarar vermesine izin vermeyeceklerini vurgulamıştı.

Okumaya devam et

Türkiye Bilişim Derneği'nin Geleneksel Bilimkurgu Öykü Yarışması'nın Sonuçları Açıklandı

Bu yıl onuncu kez yapılan TBD Bilişim Dergisi Bilimkurgu Öykü Yarışması’nın sonuçları açıklandı.

Yarışmada, düzeni bozacak insanları yok ederek onların yerine tam kopyaları olan “doppeller”i piyasaya süren bir düzenin sorumlularından olan bir babayla doktor oğulun anlatıldığı “Doppelganger” adlı öyküsüyle Yiğit Kocagöz birinci; trafik sorununun kalmadığı bir zamanda yaşayan trafik polisinin trajikomik iç hesaplaşmasının anlatıldığı “Yılan” öyküsüyle Barış Çağatay Çakıroğlu ikinci; huzur ve birliğin, insanların elektronik yöntemlerle uzaktan yönetilmesiyle sağlandığı bir dünyanın betimlendiği “Beki’nin Çocukları” adlı öyküsüyle Selin Arapkirli üçüncü oldu.

Ayrıca bu yıl iki öyküye de Jüri Özel Ödülü verildi. Hikmet Temel Akarsu, Bülent Akkoç, Necdet Kesmez, Serdar Kuzuloğlu ve Laurent Mignon’dan oluşan jüri; Nursel Güler’in “İntihar Emri” ve Mehmet Murat Mıhçıoğlu’nun “Kilit” adlı öykülerini Jüri Özel Ödülü’ne değer buldu. Bu seneki yarışmanın çarpıcı sonuçlarından biri de Selin Arapkirli ve Nursel Güler’in uzun yıllardan sonra bilimkurgu öykü yarışmasında ödül alan ilk kadın öykü yazarları olmaları oldu.

(Kaynak: Türkiye Bilişim Derneği www.tbd.org.tr)

Amerika'nın Ruhu, Obama'nın Rüyası, Yaklaşan Seçimler ve Sinemada Doğaya Dönüş Romantizmi

obama_american_dream.jpgAltyazı Sinema Dergisi’nin Ekim 2008 Sayısında Yayımlanmıştır

Amerika’da seçimler yaklaşıyor ve Amerikan halkı ilk defa bir siyahı başkan seçmeye hazırlanıyor. Gerek yıllardır baba ve oğul Bush gibi başkanlara sahip olmaktan dolayı dünya üzerinde zedelenen itibarlarını yeniden kazanmak gerekse iki yüz yıl boyunca köle olarak emeklerini ve bedenlerini sömürdükleri siyahlara karşı işledikleri günahlardan arınmak böylece bir taşla iki kuş vurmak için Amerika’nın liberal, özgürlükçü, ilerici, solcu seçmenleri tüm umutlarını Barack Obama’ya bağlamış durumda. Amerika bir kez “we did it”, yani yaptık, yine başardık demeye hazırlanıyor. “Bush’u başkan seçenleri de Bush yönetiminin bu dünyaya yaptıklarını da unutun, siyahların insan dahi sayılmadığı, her türlü ayrımcılığa ve zulme maruz kaldığı yakın geçmişimizi zihninizden silip atın, işte artık bir siyahı başkan seçen, özüne, özgürlükçü ve çoğulcu doğasına dönmüş bir Amerika var karşınızda” demek istiyor artık çoğu Amerikalı. Acılar ve acıtmalarla dolu bir tarihle, ayrımcılığın ve şiddetin hüküm sürdüğü bir geçmişle olabildiğince çabuk bağı koparmanın, bu kötü ve karanlık anılardan kaçmanın, günah çıkarıp bir an önce yeni, temiz, umut dolu bir sayfa açmanın telaşı gözleniyor seçimler öncesinde.

Ne tesadüf ki, Amerikan sinemasında da son yıllarda, toplumdan, şehirden, siyasi ve sosyal sorunlardan, içinden çıkılmaz hale gelen insani ilişkilerden kaçışın ve doğaya dönüşün konu edildiği filmlerde ve dizilerde gözle görülür bir artış var. Bir uçak kazası sonucu düştükleri adada geçmiş yaşantılarından, eski hatalarından ve suçlarından kaçıp kurtulmaya çalışan ve dış dünyayla bağlantısı olmayan bu adada her şeye yeniden başlayan bir grup insanın hikâyesinin anlatıldığı Lost dizisinin bugün Amerika’da neredeyse bir efsane haline gelmesi herhalde bir tesadüf olmasa gerek. Demek ki, geçmişte yapılanlar o kadar pişmanlık verici ve geri döndürülemez olumsuz sonuçlara yol açmış ki, hayata tutunmak ancak ona yeniden, sıfırdan başlayarak mümkün. Lost dizisi de işte tam da bu gerekçeyle adada kalmayı yeğleyen ve adanın yani doğanın saflığına ve masumiyetine inananlar ile adayı terk edip geçmiş yaşantılarına dönmeyi arzu edenler arasındaki çekişmeyi konu ediniyor. Sonunda adada kalanların mı yoksa bildiğimiz dünyaya geri dönenlerin mi hayıflanacağını hep beraber izleyip göreceğiz ama her halükarda, geçmişte yaşanan ve yaşatılan acıların ve geçmişten gelen pişmanlıkların kısacası geçmişin hayaletinin adaya düşenlerin peşini bırakmayacağı kesin.
Okumaya devam et

Hellboy 2 – Golden Army: "Cehennem Çocuğu Robotlara Karşı"

Hellboy_good_guys_poster_L.jpgAltyazı Sinema Dergisi’nin Eylül 2008 Sayısında Yayımlanmıştır

2006 yapımı Pan’ın Labirenti filmiyle fantastik sinema yönetmenliğine adını yazdıran ve yakında Hobbit filmine can verecek olan Guillermo Del Toro ile HellBoy’un gereksiz taramalardan ciddi bir biçimde sakınan yaratıcı çizeri Mike Mignola’nın başbaşa verip beyaz perdeye ilk olarak 2004 yılında aktardığı HellBoy’un ikincisi, Altın Ordu (Golden Army) gösterime girdi. Çizgiroman bazlı olmanın verdiği çini mürekkebi görselliğini veya sert geçişli gölgenin gotik atmosferini Sin City (Günah Şehri) kadar doğru bir şekilde yansıtan Hellboy2, izleyiciyi bu yönden tatmin edebilir.

Ron Perlman’ın canlandırdığı Hellboy (HB), bira içici ve kedi dostu, her sabah düzgün bir şekilde boynuzlarını kesen sempatik kızıl bir zebani olarak kendini insan ırkının yararına adamıştır. Babası olarak gördüğü, kendisini bulup yetiştiren profesörün izinden giderek HB, Gizli Paranormal Araştırma ve Savunma Bürosunda (X-Files ekibi benzeri) kendine yer edinmiştir. Gizli ajan Hellboy’un ekibinde, aynı zamanda sevgilisi olan ve ilk filmde ateş çıkarma gücüne her nasılsa pek ısınamamış gördüğümüz mutant Liz (Selma Blair) ve üst düzey genel kültür seviyesi ve hafif ukala tavırlarıyla Star Wars’un vazgeçilmez diplomat robotu C3PO’yu anımsatan akıl okuyucu su insanı Abe Sapien (Doug Jones) bulunuyor. HB’nin, timin genel gizlilik koşullarına kulak asmaması veya insanlarca tanınıp sevilme arzusu yüzünden bu ekibe, sonrasında sürpriz bir denetleyici de katılıyor. Del Toro’nun Hobbit provası sayılabilecek Elfvari albino ikiz kardeşlerden, insanın dünyadaki varlığına karşı olan Prens Nuada’yla (Luke Goss) zıt fikirli kızkardeş Prenses Nuala’nın (Anna Walton) yardımına işte bu ekibimiz koşuyor.
Okumaya devam et