Gündemsel Kaygılar, Okul Basan Uzaylı Teröristler ve Türkiye ile AB Arasında Vuku Bulan Sansasyonel Zina Üzerine

Gündemsel Kaygıların Aşılması
Dergimizde neden bir gündem sayfası yok? Gündemi takip etmiyor muyuz yoksa? Bilimkurgu okuyup gerçeklerden kaçanlar mıyız? Değiliz elbet. Aslında kaçınılmaz da bir şekilde içine çekildiğimiz bir gündemin, ister istemez biz de bir parçasıyız. Lakin Türkiye’deki tartışmaların kısırlığı karşısında, bazı şeyler hakkında ne desek boş. Öte yandan elbette gündeme gelen ve değinilmesi gereken birçok önemli konu da var. Görüldüğü gibi ben de tüm bunları kapsayacak bir biçimde oldukça uzun bir başlık attım ve gündemdekileri, dergimizin gündemine taşıdım! Ne var ki, aslında gündem dediğimiz şey, bir olgu olarak son derece sorunlu. Zira gündem, bizim adımıza birileri tarafından önemsememiz gereken şeylerin dayatılmasının bir yolu değil mi? Halihazırdaki onca olay ve olayların faili onca kişi arasından yapılmış son derece seçici bir tercihler bütünü, gündem. Belki de, beni sık sık gündemdekiler hakkında köşe yazarları misali yorum yapmaktan genellikle alıkoyan işte bu sorun. Aslında gündeme getirileni tartışmayı bir kere kabul ettikten sonra çoktan tuzağa düşmüş oluyorsunuz. Artık onların yarattığı kurallara göre oynamak, onların lisanını, tanımlarını, üsluplarını kullanmak, onların uydurduğu suni taraflardan birini seçip savunmak kaçınılmaz oluyor.
Gündemdikler, bu verili çerçeve içinde tartışılmaya bir kez başlandı mı, artık kimin ne dediğinin pek de bir önemi kalmıyor. Zira, birçok gazetenin ve birçok derginin ve birçok televizyonun ve birçok programın hangi konuya nasıl yaklaşacağını ve hangi tarafı tutacağını zaten öngörebiliyor, köşe yazarlarının ve pek uzman konukların daha söze başlamadan Türkiye’nin az renkli siyasi yelpazesindeki yerini kolayca tespit edebiliyor ve dolayısıyla ağızlarından çıkacakları tahmin etmekte güçlük çekmiyorsunuz. Kısacası kimin Galatasaraylı kimin Fenerli olduğu, kimin ne söyleyeceği belli ama mesele bu değil. Mesele kimin kendi tarafını daha fanatikçe, ağzını daha çok doldurarak, lafı gediğine daha çok sokarak ve karşısındakinin anasına bacısına saydırırken daha çok yerin dibine batırarak, daha çok ezerek savunduğu, yani söyleyeceğini nasıl söylediği. Gündemi takip ederken, daha çok keyif alabilmek için, sonunda siz de bir taraf tutmaya karar veriyorsunuz ve eğlence başlıyor. Gündem hakkında yazmanın ve konuşmanın bu denli popüler olması belki de bundan ve aslında gündem, popüler kültürün belki de ta kendisi.
Okumaya devam et

Alaycı Aklın Eleştirisi

70’li yılların ortasında, Collége de France’da verdiği derslerden birinde (7 Ocak 1976), Michel Foucault, birlikçi, kapsayıcı, evrenselci, sistematik, merkezi ve bilimsel olduğu iddiasındaki tüm söylemlerin totaliter yapısının boyunduruğundan kurtulmanın yolunu, soykütüğü adını verdiği, yerel, tekil, özel, parça parça ve dağınık minör söylemlerin canlandırılması olarak gösteriyordu. Bu kendisinin, Deleuze’ün ve diğer düşünürlerin analitik eleştirileri ile, bunlardan daha önemlisi, bilimsel bilginin hiyerarşisi tarafından diskalifiye edilmiş, aşağı görülmüş bilmelerin, yani gündelik, yerel, özel bilmelerin ittifakıyla gerçekleşebilirdi. Ona göre, kapsayıcı söylemlerin zorbalığına karşı girişilecek bu yapıbozumcu eleştiri, tam anlamıyla bir savaştı ve zorbalığın yıkımı için majör söylemlere karşı minör söylemleri geliştiren böylesi bir savaşı yürütmek gerekiyordu.
Nitekim, Foucault’nun 60’lardan beri öngördüğü bu savaş gerçekleşti. Son 30-40 yıl boyunca, geleneklerin, dinlerin, ulus-devlete dair söylemin, bilimlerin ve ideolojilerin nasıl da müthiş bir hızla karikatürleştirildiğini, tiyatrolaştırıldığını, tersine çevrildiğini, lime lime edildiğini ve yıkılıp dağıldığını gördük. Felsefi arenada postmodern eleştirinin yükseldiği bu dönemler tam da başını Ursula LeGuin ve Samuel Delany’nin çektiği yeni muhalif bilimkurgucuların, Karanlığın Sol Eli ve Triton gibi kitaplarıyla, verili kimliklere dair söylemleri yapıbozumuna uğratıp kadını ve erkeği birleştiren, geçişkenleştiren, akışkanlaştıran yeni transseksüel kimliklikleri, bir alternatif olarak tahayyül ettikleri zamanlardı. Bu sırada başını Philip K. Dick’in çektiği ve yeni yeni hayat bulan bir başka akım olan siberpunk da gerçekliğin ne olduğu sorusunu masaya yatırıyordu. 70’lerin sonunda edebiyatta ve sinemada yükselen bu yapıbozumculuğa, öngörüldüğü gibi, gündelik bilmeler, popüler kültürler, medya aracılığıyla yayılan kurgulanmış sansyonel haberler de eşlik etmekteydi.
Özel televizyonların yaygınlaşmasıyla hız kazanan, internetle doruk noktasına ulaşan bu söylemler savaşı, nihayet artık sona erdi. Üstelik büyük bir zaferle. Bu hem iktidarın hem de onu yapıbozumuna uğratan muhalefetin zaferiydi. İktidarın zaferiydi; çünkü parçalanan iktidar artık her yere yayılmış ve mutlak bir denetim ağı oluşturmuştu. Muhalefetin zaferiydi, çünkü muhalefet, iktidarı paramparça etmiş, onun bir kurgu olduğunu göstermiş ve böylece yeni yeni kurgular oluşturma özgürlüğünü bizlere bahşetmişti. Elbette yukarıda sayılan nedenlerden, savaşın sonu aynı zamanda hem muhalefetin hem de iktidarın bozgunuydu. Merkezi söylemlerin, duvarların ve sınırların topyekün bir yıkımıyla kalmayıp onlara temel oluşturan tüm değerleri de iflas ettiren bir zafer ve bir bozgundu bu. Tıpkı atom bombasının atılması ile sona eren İkinci Dünya Savaşı gibi, enformasyon bombasının atılması ile sona eren bu savaş, bizlere, ardında, enformasyonun radyoaktif yayılımının sürdüğü ve dört bir yanımızı bu radyoaktiviteye maruz kalan mutantların sardığı bir dünya bırakmıştı.
Okumaya devam et

Derrida'ya Ağıt

Yazan: Fırat Kurt

Derrida öldü! Bu cümle ilk kez çevremde yankılanmaya başlayınca, söze ve yazıya geçen bir kayboluş yükseldikçe, anlam dağarcığımın bin bir köşesinden fışkıran/saçılan karanlık haykırışlar beni bir insan olarak tanımadığım ama belirli metinlerin ücra köşelerine yazılmış, o metinlerin sahipliğine/sahibine gönderme yapan bir isme dair bir şeyler söylemek, bir şeyler yazmak gerekliliğine sevk etti. Neden? Bugün bu sorunun anlamlı olup olmadığı bir yana, onun üzerine yazılan çizilen bunca şeyden sonra neden diye sormak ya da sormamak ya da sormamanın getireceği tehlikeyi göze almak/almamak noktasında metnin size verebileceği, ki sadece bu satırları yazan tarafından ilk bakışta tahayyül edilen bir nedenden, şu cevap olabilir: bir sürecin, bir yolculuğun radikal bir kırılma (?) anında bu isimli yazarın kaleminden çıkan onun metinlerinin düşün dünyamızda oynadığı kritik (ama bir çift anlam ekseninde kritik hem önemli/stratejik hem de eleştirel anlamda) ve belki de tetikleyici rol. İpe sapa gelmez yollarda, düşüncenin uğrağından bihaber o sık ormanda yol gösterme işlevinin son temsilcilerinden biri, belki de ta kendisi… Ama arkasından yazılacak bir yazı, amacı her ne kadar belirlenmiş ya da amacının ne olmadığından bahsedilmiş olursa olsun, bütünlükçü ve kapsayıcı bir metin olamayacaktır; aslında olmamak amacını gütmesi riskini barındırmak tam da Derrida’nın arkasından yakılacak bir ağıta, bir yasın o en yoğun noktasına, anlamsal olarak -ironik de olsa- denk düşecektir. Ne de olsa bir ağıt ölenin arkasından ölenin kendisine değil, kaybolmuşluğu deneyimleyene gönderme yapar, artık eksikliğinin baki olacağının tüm dünyaya bir haykırılışıdır; aynen Derrida’nın ölümünden önce Yas Çalışması adı altında en yakın dostlarını anması gibi. Onun kendi borcunu dostlarına ödeme çabası gibi, yazar da ona olan borcunu ve elbette okuyucuların borçlarını -o hesaplanabilirliği olmayan edebi yekûnu-, kapatma çabasındadır. Bu dile getirene yönelmiş ağıtta, hiç bitmeyen önsözde, mısraları birbirini örtemeyen şiirde, okuyucuyu en baştan uyarmak gereklidir: tüm bu bahsedilenlerce çevrelendiği gibi, yazıya dökülen bu cümleler, konusu edilen ölüye sadık değildir, ona belki yaklaşır –ki bunu hiçbir zaman bilemeyiz-, ama ona olan borcunu tam da onu tekrar yazarken ürettiği olumsallıkla, yenilikle, icatla öder: kendi yolunu açmak! Walter Benjamin’in kendince eşsiz değer atfettiği Çinli metin kopyacıları gibi, Derrida da okunmamalı, kopya edilmeli –ama ‘yeniden’ yazılarak-, ki böylece yazının o orada olmayana yaptığı açık göndermenin, bir noktada samimiyetinin, okuyucu-yazıcının kendi yolunu açmasına, bir metindeki sembolleri dile getirmekten fazlasını yapmasına olanak sağlar; o ormanda yürümek, yolları arşınlamak, yolları tepeden izlemek yerine…
Okumaya devam et

Derrida’nın Düşüncesinde Metafizik ve Şiddet

Yazan: Suna Ertuğrul

Derrida 20. yüzyılın ikinci yarısına Heidegger’le birlikte damgasını vurmuş birkaç büyük düşünürden biri olarak hala okunmayı beklemektedir. Sonsuz zorluktaki kitapları çok satanlar listesine giren, üstüne sayısız makale ve kitap yazılan, çağımızda düşüncenin geldiği sınırı ismiyle belirleyen, bir taraftan da bu ‘sınır’ düşüncesinin zorluğunun aslında gereksiz bir laf salatasından ibaret olduğu şeklinde saldırılara maruz kalan Derrida, kendisinin Blanchot için dediği gibi, bize gelecekten seslenmektedir. Henüz gerçekten okumaya başlamadığımız bir düşünürdür Derrida. Okumanın/okuyamamanın aldığı şekillerden biri de akademik sistematikleştirme ve özümseme çabalarında belki de ‘sistem’ tarafından bu radikal eleştirmenin fark ve farklılığa dair söylediklerinin üstünün örtülmesidir.
Buradan yola çıkarak Derrida’nın düşüncesinde varoluşsal çizgiye, varoluşun farkın üstünden kendisini söylemesine ve bu söyleyişte sistemle girdiği çelişkinin hakikatin ta kendisi olduğu savına değinmemiz gerekir. Bu ilk bakışta çok Hegelci gibi duran tez Derrida’nın düşüncesinde Hegel’in (Batı metafiziğinin son temsilcisi ve tamamlayıcısı olması özelliğiyle) kökten bir eleştirisi olarak kendini gösterir. Her şey, metafiziğin kendini tamamlayıp kapatmasıyla, bu kapanışın oluşturduğu ve ortaya çıkardığı metafizik tarihinin sınırında ya da içinde durmak arasındadır! Fark Hegel’in tamamladığı ve tamamlarken sınırlarını da gösterdiği Batı metafiziğinin yapıbozumunda, bu sınırın aralıksız/sürekli (sürekli devrim gibi!) yeniden ve yeniden işaretlenip gösterilmesindedir. Hegel’i aşmak, Batı metafiziğinin topyekûn dışına çıkmak imkansızdır. İçinde belirlendiğimiz sistem, sistemin sınırlarını yeniden düşünmekten ve bu sınırların üstünden sistemin sürekli yapıbozumuyla dönüşebilir. Belki!
Okumaya devam et

Bombaların sağanağında, yüz yıl sürmesi bile şüpheli yeni bir bin yıla dair!…

Kestane ağacı barında sıradan bir günün sıradan bir akşam üzeriydi. Winston, her zaman yaptığı gibi, masaların etrafında toplanmış sıradan insanların, büyük bir gürültüyle sıradan içkilerini yudumlamalarını boş bakışlarla takip ediyordu. İçerideki radyodan hayal meyal yankılanan o çok sevdiği büyülü melodiye kulak kabarttı: “Kestane ağacının altında ben seni sattım sen de beni…” Birden, kulaklara çok tanıdık gelen sıradan siren sesleri müziği bastırdı. İki dakikalık nefret anının başlayacağını duyuran siren sesleriydi bunlar. Ve ülkedeki tüm tele-ekranlar gibi kestane ağacının altındaki tele-ekran da yayına geçti. Görüntüler iki yüksek kuleye çarpan iki yolcu uçağına aitti. Nedense son yıllarda hep bu görüntüleri gösteriyorlardı. Kuleler ardı ardına yerle bir olurken bu sahne başarılı bir geçiş efektiyle yerini sakallı ve şalvarlı bir adamın görüntüsü bıraktı. Sokaktan çığlıklar ve nefret haykırışları gelmeye başlamıştı bile. Birkaç kişinin var gücüyle “Vahşilere ölüm!” diye bağırdığını duydu Winston. Sonra barın içindekilerle beraber o da bu nefret anına kaptırdı kendini bilinçsizce. İki dakikalık korku ve histeri nöbetinin ardından, ekranın diğer yarısında beliren Büyük Birader’in huzur veren yüzü, izleyenleri sakinleştirdi ve tanıdık dudakları kıpırdamaya, bitmeyen bir sloganı gevelemeye başladı:
“Sınırsız özgürlük için teröre karşı savaş!
İnsan hakları, küresel adalet, vahşilere lanet!…”
İşte tam bu sırada beklenmedik bir şey oldu ve zaman durdu.
……
……
Winston, son yirmi yıldır varoluşuyla özdeşleştirdiği barın ortasındaki dev kestane ağacının, daha sonra ağır çekim bir film gibi hatırlayacağı, yerinden kopuşuna, havaya fırlayışına ve şarapnel gibi paramparça olup dört bir yana savruluşuna tanık oldu. Neden sonra, kendine geldiğinde, yıkılmış bir duvarın üstündeki eğrilmiş tele-ekranda, kopmuş kollar ve bacakların arasından kendisine sırıtan Büyük Birader’in hafif çarpılmış yüzüyle göz göze gelecekti. Homurtuyla hırıltı arasında bir sesle, “sınırsız barış, küresel savaş!” diye tekrarlıyordu Büyük Birader “ve elbette sınırsız savaş, küresel barış!”
Winston’ın bakışları önündeki kağıt üzerinde sabitlenmişti. Transtan çıkıp da o şok anında şuursuca arda arda karaladığı cümlelere şaşkınlıkla baktı.
KAHROLSUN BÜYÜK BİRADER!
KAHROLSUN BÜYÜK BİRADER!
KAHROLSUN BÜYÜK BİRADER!
Rahatsız edeci bir deja vu hissi zihnini şöyle bir yoklayıp geçti. Titreyen parmakları buz kesmişti. 101 numaralı odadan çıktığından beri ilk defa bu kadar üşüdüğünü hissetti, 1984’ten beri ilk defa bu kadar soğuk…. Öyle bir ürpermeydi ki, sanki, sanki bundan yirmi yıl önce kıyamet kopmuş gibi bir his, sanki yıllardır tabuttaymış gibi bir his, sanki, aman Tanrım çok üşüyordu!…

* * *

Logos’un Katliamı

Ajdar Anık –şarkı söyler-
nane nane nane nan na na nane,
nane nane nane nan na na nane,
nane şekeri, bu ne bahane
şahaneyim ben bundan sana ne…

Ajdar Anık – şimdi nane şekerinin nanesinden ilk harfi atın…
(sessizlik)
Ajdar Anık – ilk harfi atın…
Esra Ceyhan – ilk harfi mi atalım?
Ajdar Anık – evet. atın onu.
Esra Ceyhan – atalım mı? yani ilk harfi atalım mı?
Ajdar Anık – evet atın. ne çıkıyor ortaya? ane. yani anne. en mübarek en kutsal şey.
Esra Ceyhan – ajdar, anne değil ane oluyor öyle olunca…
Ajdar Anık – evet annemiz tatlıdır tıpkı nane şekeri gibi. onun için…
Esra Ceyhan – ama bir n eksik orada…

Bombaların sağanağında yaşamaya alıştık. Sadece teröristlerin bombalarıyla değil, medyanın haber bombardımanıyla, anlamı ve ‘neden’i havaya uçuran enformasyon bombardımanıyla, reklamların, modanın ve popüler kültürün, kimlikleri paramparça eden imaj bombardımanıyla yaşamaya alıştık. Neden yaşamaya devam ettiğimiz sorusunu sormaya ihtiyaç duymadan yaşamaya alıştık…

Nietzsche, Tanrı’nın öldüğünü, ilk defa bu kadar açık, doğrudan ve kaçamaksız bir biçimde söze dökendi. Tanrı ölmüştü ve beraberinde, ‘mutlak doğru’yu da ötedünyaya sürüklemişti. Böylece bütün dinlerle beraber Sokrates’ten ve Platon’dan bugüne nesnel doğruları ve erdemi temsil ettiğini düşünen tüm rasyonel felsefe okullarının, evrensel ahlak ilkelerinin, pozitivist bilimin ve aydınlanmanın sonu ilan edilmiş oluyordu. Evrensel, mutlak ve nesnel olan ne varsa sadece öznel bir kurgudan ibaretti. Bundan sonra bireyler olarak, tüm acizliğimize karşın varoluşumuza dair sorulara artık kendi başımıza cevap bulmak; kendi ellerimizle, el birliğiyle öldürdüğümüz Tanrı’nın yerine, bizi zar zor taşıyan titrek ve zayıf iki bacağımızın üstünde durmaya çalışarak kendi kendimizin Tanrısı olmak zorundaydık. Böylece, yaklaşık yüz yıl kadar önce şu iki sözcükten ibaret kışkırtıcı ve cüretkâr “Tanrı Öldü” cümlesiyle Logos’u katleden bombaların fitili ateşlenmiş oldu.
Peki, erdemi ve ahlakı, iyiyi ve doğruyu, bunların birer kurgu olduğunu bile bile, nasıl yeniden tanımlayacaktık? Peki ya varoluşumuzu, anlamsızlığını bile bile, nasıl yeniden anlamlandıracaktık? İşte yüzyıldır sorulan bu sorular; modern insanı, melankolik bir hüzne ve mutlak inançsızlığın paradoksuna mahkum ettiler.
Okumaya devam et

Siberfeminist Nihilizm

“Protezlerimiz oldukça sınırlarımız fluğlaşır. Protezlerimiz bizi daha yüksek bir tamamlanma düzlemine getirir. Protez siber vücut parçasıdır” Bu sözlerin sahibi olan Robert Rawdon Wilson 21.Yüzyıl, son model vücut ilavelerinin insan vücuduna çok boyutluluk anlamında “çeşitlilik”(multiplicity) kazandırdığını beyan ediyor.(Prosthetic Consciousness, 1995) Çok boyutluluk, insanların sınırlarından emin olamamayı getiriyor; başka bir deyişle artık kimliklerin nerede başlayıp nerede sonlandığı muğlak kalıyor. Böylece erkek dil ve söyleminin kodladığı kadın vücudunu kabul eden kadınlar ve erkekler siberalanın ve yüksek teknolojinin makine-insan melezi yaratımıyla tüm cinsiyetleri kapsayıp cinsiyetsizleşiyor.
Donna Haraway’in Siborg Manifestosuna (1991) göre, kol-bacak ilavelerinden kalp pillerine; estetik-cinsiyet ameliyatlarından klonlamaya kadar tekno-kültür, bize “doğal” olarak tanımladığımız her şeyi sorgulatıyor ve anlamsızlaştırıyor. “Medium mesajın kendisidir” sloganıyla Marshall Mcluhan’ın ifade ettiği gibi “çevre”yi yaratan-yeniden şekillendiren iletişim teknolojisi beraberinde yeni bir toplum oluşturuyor. İnternetin yaygınlaşmasıyla bilgisayarlarla simbiyoz yaşama geçen insan toplumu, etçil vücudundan kopuyor ve bu yeni toplumda cinsiyetler geçişsel; aynen protezler gibi çıkarılır ve takılır hale geliyor. Ne de olsa “doğallık” ve “gerçeklik” bir kurgudur.
Okumaya devam et

"Tıpta Ölümle Barışmak" -Tayfun Gönül ve Gediz Akdeniz-

Yazanlar: Tayfun Gönül – K. Gediz Akdeniz

Tıp etiğinde yeni bir paradigma arayışı
“KARMAŞIKLIK-ÖLÜMLE BARIŞMAK”

Aşağıda okuyacağınız metin, 09-16 Eylül 2003 Tarihlerinde Karaburun’da Yapılan 3. “Düzensiz Sistemler; Teori ve Uygulamalar” Sempozyumunda Sunulan “Tıp Etiğinde Yeni Bir Paradigma Arayışı” başlıklı bildirinin bir kısmıdır.

HER ÖLÜMDEN SONRA düzenlenmesi zorunlu olan ölüm raporlarında “ölüm nedeni” adlı bir bölüm vardır. Raporu imzalayan hekim bu bölümü, modern tıpça makbul bir hastalık ismi ya da hayati organlardan birinin yetmezliğini belirten bir ifadeyle doldurur. Bu bölüme örneğin “eceliyle öldü” yazılamaz!

Her ölüm somut bir nedene ve belirli bir hayati organın yetmezliğine dayanmalıdır. Eğer o neden önlenebilseydi kişi ölmeyecekti ! Bütün o tumturaklı tıbbi ifadelerin söylediği aslında şudur,
“ölüme karşı, o kişi özelinde şimdilik bir muharebe kaybedilmiştir, modern tıbbın ölümle savaşı ise hiçbir moral bozukluğuna yer olmadan devam etmektedir !”
Oysa halkın büyük çoğunluğu bütünüyle farklı ve doğru düşünür. Temelde iki tür ölüm vardır, “Eceliyle ölüm ve vakitsiz ölüm.” Ölüm nedeni ancak vakitsiz ölümlerde, o da sınırlı, bir anlam taşıyabilir. Çoğu zaman vakitsiz ölümlerde bile belirgin bir neden, tedbir alınsaydı ölümü engelleyecek bir neden bulunamaz ve “takdir-i ilahi” denerek, ölüm nedeni konusu, kapatılır. Aslında başka birçok kurum ve kişiden olduğu gibi tıp kurumundan da beklenen olabildiğince vakitsiz ölümlerin engellenmesidir.

İNSAN VÜCUDU, doğada görebildiğimiz sistemler arasında en karmaşık olan bir sistemdir. Genel işleyiş içinde sistemi işlemez kılabilecek hücre, doku ve hatta organ düzeyindeki aksaklıkları kompanse edecek son derece karmaşık yanıt verme mekanizmaları vardır. Eceliyle ölüm olarak adlandırdığımız durum, kompensasyon mekanizmalarının da işe yaramaması, sistemin bir bütün olarak iflası anlamına gelmektedir; bu durumda, ölüm nedeni ortadan kaldırılsaydı bile başka bir nedenden ölüm gerçekleşecekti.
Kuşkusuz arada zaman farkı vardır, modern tıp bu zamanın çok önemli olduğunu iddia etse de genel sağduyu pek bu kanıda değildir. Yoğun hastane bakımıyla ölümcül hastalar bir müddet daha yaşatılabilirler, ancak, son döneme gelmiş hastaların birçoğu evde ölmeyi tercih edecektir. Hasta yakınlarının tercihinin hastane olmasının nedeni o kişinin daha fazla yaşamasına verdikleri önem değil, vicdani olarak tanımlanan ölümü kendi yaşam alanlarından uzak tutma çabasıdır.
İlk itirazcılar, genetikteki son gelişmeleri kendine kanıt gösterip, insan hücresinin yüz elli yıl kadar yaşayabildiğinden dem vurup, insanın bugün genetik kodlanmasının çok altında ömür sürdürdüğünü ileri sürecektir. Ardından, insanın ortalama ömrünün antik çağda otuz yıl olduğunu, kırk yaşına gelmiş kişilerin yaşlı sayıldığını, ortalama ömrün yirminci yüzyıl başlarında elli yıl, 1950’lerde altmış yıl olduğunu söyleyip şu an yetmiş yaşın altındaki ölümlerin vakitsiz ölüm sayılabileceğini iddia edecekler ve şu sonuca varacaklardır, genetik potansiyelimiz yüz elli yıl olduğuna göre neden yüz yıl hatta daha fazla yaşamayalım. Daha cesur olanları, genetiğe de müdahalenin mümkün olduğunu belirtip “ölümsüzlük” hedefini gündemde tutacaklardır. Ve denecektir ki, modern tıp “eceliyle ölümün” üstüne gitmeseydi, yani kendini bir bütün olarak ölümle savaş mantığına göre dizayn etmeseydi bugün hala 30-40 yıl yaşıyor olacaktık.
Okumaya devam et

Hatalı Kopyalar ya da Üçüncü Dünya: bir elektrik kesintisinin düşündürdükleri…

Giriş:
Davetsiz Misafir’in yaz sayısındaki denememde, Matrix filminin metaforlarından yararlanarak bugün içinde yaşadığımız dünyayı tasvir etmeye çalışmıştım. Yazının ana ekseninde Matrix filminin bulunmasında, filmin çağını çok iyi yansıttığı düşüncesine olan inancım olduğu gibi, çağımızın dünyasının, gerçekliğin çöle dönüştüğü bir matrixi andırması da rol oynamış olmalı. Eh, gerçekliğin seyirlik görüntüler ve imajlar toplamından ibaret hale geldiği bir dünyada, sinemanın ışıltılı perdesinden yansıyan görüntülerin gerçekten daha gerçek yani hipergerçek olarak algılanmasına ve tam da bu nedenle bizleri böylesi cezbetmesine şaşmamalı. İşte bu noktada akıllara takılası şu malum soruyu; gözlerimizin içine baka baka, “hepiniz bir simülasyon içinde yaşayan beş voltluk pillersiniz” deyip bizleri evlerimize gönderen bir filmin, bu simülasyonun neresinde durduğu sorusunu, bir başka dergideki bir başka yazıya bırakıp, (bkz. Altyazı Dergisi, Kasım Sayısı, “Küflenmiş Gerçekliğin Son Sahnesi, Matrix Devrimleri”) ilgimi ve dolayısıyla ilginizi başka bir noktaya çekmek istiyorum: Matrix’in ve simülasyonun dünyası ile genelde üçüncü dünya, özelde ise yaşadığımız topraklar arasındaki büyük uçuruma. Evet, geçen yazımda, Türkiye’nin 80’lerde başlayan dönüşümlerin ardından 90’ların sonlarına doğru nasıl da simülasyona kıyısından eklemlendiğini iddia etmiştim. Bu iddiam, az sonra değineceğim çoğu nokta için bâkidir. Ancak, bir nokta var ki, bu hem “Matrix ve Dünyayı Kurtaran Adamların Sonu” başlıklı yazımının sonuna şu an okuduğunuz yazının başlığını atarak açık bir kapı bırakmama, hem de okuyuculardan eleştiriler alarak bu tartışmanın sürdürülür kılınmasına yaramıştır. Evet, az çok tahmin edeceğiniz gibi, tartışma konusu düzenin aşırı rasyonelleşmesi olgusudur. Batılı toplumların, Matrix’in ve simülasyon düzeninin temel taşlarından biri olan aşırı rasyonelleşmeye, buralarda hemen hemen hiç rastlanmamaktadır. Bırakın aşırısını, yakın çevremizde rasyonellikten dahi söz etmek güçtür. Belki de, Matrix adlı uçurumun kıyısında sallanıp duran bizlerin, düşmemek için tutunduğumuz yegâne şey bir tutam irrasyonelite otudur! Bu yazının temel iddiası bu olacaktır…

Simülasyon düzeni…
Şimdi hem bahsi geçen tartışmadan bihaber olanları haberdar etmek, hem de “simülasyon düzeni” ve “Türkiye simülasyonun kıyısında duruyor” derken ne kast ettiğimi açıklamak için, 80 sonrasında yaşanan toplumsal, siyasal ve kültürel dönüşümlere dair hala bâki olan değinmelerimi özetlemek istiyorum.
80’ler tüm dünyada olduğu gibi bir özgürlük, bir bireyselleşme vaadiyle beraber başlamıştı. Farklı kültürlerin, farklı kimliklerin, o ana dek bastırılmış, yok farz edilmiş azınlıkların yeniden keşfedildiği, o zamana kadar susturulanların artık sınırsızca konuşmaya teşvik edildiği, globalleşmenin çok kültürlü, çok uluslu doğasının dört bir yana ışık hızıyla yayıldığı bu dönemler birçoklarınca, özgürlüğün ve demokrasinin çağı olarak coşkuyla kutsandı. Oysa liberalizmin bu sınırsız özgürlük vaadi aslında büyük bir kapana kısılmışlığın gizlenmesinden başka bir şey değildi. Baudrillard, hep beklenen devrimin bu dönemlerde aslında sessiz sedasız bir şekilde gerçekleştiğini, bir zamanlar özgürlük ve eşitlik adına talep edilen ne varsa bugün sistem tarafından fazlasıyla karşılandığını ifade edecekti. Cinsel, dinsel, etnik, sınıfsal veya ideolojik her türden kimliğin hem her şey olma hem de hiçbir şey olmama anlamında ortadan kalktığı, kültürel çeşitliliğin ancak reklamlarda yansımasını bulduğu, cinsiyetlerin birbirinden farksızlaşıp, politikanın içeriğini yitirerek bir simülasyona dönüştüğü, ticari mallardan öte, duyguların, acının, öfkenin, sevincin ve hatta ölümün seyirlik bir görüntü, tüketilesi bir imaj haline geldiği böyle bir dünyada özgürlük ancak tüketme özgürlüğünden ibaret olabilirdi. Yaşar Çabuklu’nun bir yazısında vurguladığı gibi:
“Eski kapitalist toplumdan farklı olarak postmodern toplum yaşamı olumsuzlama, bedeni hor görme, çilecilik, katillik, ciddiyet, içgüdülerin bastırılması, kendini adama, aile, heteroseksüellik gibi konumları kategorik olarak desteklemiyor. Hatta tersine ‘bedenin dışa açılması’ politikası çerçevesinde gülmeyi, eğlenceyi, festivalleri, farklı cinsellikleri, tek başına yaşamayı tüketimsel çoğulculuğun birer parçası olarak değerlendirip onaylıyor.” (Y. Çabuklu, Nietzscheci Anarşizmin Düşündürdükleri, Virgül Dergisi)
Okumaya devam et