Okyanusta Bir Damla: Bulut Atlası (Cloud Atlas)

cloud-atlas-concept-artAltyazı Dergisi’nin Ekim2012 sayısında yayımlanmıştır.

Cloud Atlas farklı zaman dilimlerinde geçen altı farklı hikayeyi aynı kurguda birleştiren bir film. Film, İngiliz yazar David Mitchell’in aynı isimdeki bol ödüllü romanına bir hayli sadık kalınarak Wachowski kardeşler ve Tom Tykwer’ın işbirliğiyle sinemaya uyarlanmış. Yönetmenler Mitchell’ın edebi anlatı sınırlarını zorladığı bu romanını beyazperdeye aktarırken sinemasal anlatım biçimlerinin de sınırlarını zorluyor. Daha önce Matrix serisi (Wachowski Kardeşler) ve Koş Lola Koş (Tom Tykwer) gibi filmleriyle düşünsel sorgulamalara kapı aralayan, deneysel ve yenilikçi filmlere imza atan yönetmenler bir kez daha risk alıyor ve sinemasal anlamda anlatılması çok zor bir işin altına giriyor. Filmin, Toronto Film Festivali’ndeki ilk gösteriminin ardından sinemayı sadece düz bir “giriş, gelişme, sonuç” anlatısı olarak gören sanatsal ve siyasal anlamda muhafazakâr film eleştirmenlerince anlamlandırılamaması ve kötülenmesine şaşırmamak gerekir. Zira bu kışkırtıcı ve yaratıcı film, izleyicisinden izlerken dikkat ve üzerine düşünürken de emek bekliyor. Bağımsız bir yapım olan Cloud Atlas, Hollywood’un hazırlayıp sunduğu hapları sorgusuz sualsiz yutarak tatmin olmaya alışmış uyuşuk zihinler için yapılmamış şüphesiz. Kendilerini tekrarlamak yerine, popüler olmayı hedefleyen büyük bütçeli böylesi bir filmde yenilikçilikten ödün vermemeyi tercih eden filmin yönetmenlerini sadece bu cesur çabaları için dahi tebrik etmek lazım.

“Her şey birbirine bağlıdır”
Aslında Wachoswki kardeşler ve Tom Tykwer’e göre sinemasal anlamdaki bu sıradışı çabada yadırganacak bir şey yok; çünkü tıpkı filmin farklı hikâyeleri aynı kurgu içinde bütünleştirmesi gibi bizler de içine doğduğumuz bu dünyada geçmişe, anılara ve tarihe dair çeşitli anlatıları, şimdi, şu anda kuşatıldığımız farklı insanlara, olaylara, sorunlara dair farklı farklı hikâyeleri ve geleceğe dair sürekli değişen öngörülerimizi ve umutlarımızı her gün aynı zihin içinde evirip çeviriyor, geçmişi, şimdiyi ve geleceği her gün yeniden ve tekrar kurguluyoruz. İnsan hayatı, tek, doğrusal ve tutarlı bir anlatıdan ziyade anılar, gündelik hayat ve gelecek planlarına dair çoğul, karmaşık, birbiriyle çelişen ve çekişen birçok hikâyenin aynı anda aynı bedende ve zihinde yaşaması, değişmesi ve dönüşmesiyle şekilleniyor. İşte bu noktada tekçi ve doğrusal modernist varsayımların sıkı eleştirmeni ve 20. yüzyılın en büyük düşünürlerinden Martin Heidegger’in Varlık ve Zaman’a dair söyledikleri bir bir yankılanmaya başlıyor Cloud Atlas’ta: “Korku, inanç ve aşk, hayatımıza yön veren güçler. Bu güçler biz var olmadan çok önceden beri vardı ve biz yok olduktan çok sonra da var olmaya devam edecek…” Kısacası bizler, “geçmişte”, bizim var olmamızdan çok önce kuralları, dili, toplumsal ilişkileri belirlenmiş, “şimdiki zamanda” bir şekilde içine atıldığımız ve varlığımız sona erdikten sonra “gelecekte” de var olmaya devam edeceğini bildiğimiz bir dünyanın, bu karmaşık ilişkiler ağının içinde yaşıyoruz. Liberal modernistlerin varsaydığı anlamda zihnimiz, sınırsız özgür tercihlerle sıfırdan doldurulacak “tabula rasa” yani boş bir levhadan ibaret olmadı hiçbir zaman. “İçine atıldığım bu dünyada ben varım, yaşıyorum” önermesi, geçmişte, bizden önce kurulmuş bir dünyanın kurallarına, diline, adetlerine, geçmişte yaşamış ve bugün yaşamakta olan diğer insanlara ve canlılara, şimdi, şu anda eklemlenmeyi gerektirdi her zaman. Kısacası liberal modernistlerin varsaydığı anlamda bir mutlak “özgürlük” de bir “bağımsız birey” de aslında hiç var olmadı. Ama bu durum, katı yapısalcı düşünürlerin varsaydığının aksine hiçbir zaman irademizin olmadığı ve her şeyin bizden önce kurulmuş bir düzen tarafından mutlak olarak belirlendiği anlamına da gelmiyor. Bu noktada yine Cloud Atlas’a kulak verirsek “yaşamlarımız sadece bize ait değil, başkalarına bağlıyız… Geçmişte ve şu anda, işlediğimiz her suçta ve yaptığımız her iyilikte geleceğimizi yeniden kuruyoruz…”
Okumaya devam et

İran'ı Şiirlere Yazdım: Gergedan Mevsimi (Rhino Season)

rhino_seasonkAltyazı Dergisi’nin Ekim2012 sayısında yayımlanmıştır.

Sadegh Kamangar mahlaslı İranlı Kürt şairin hatıralarına dayanarak senaryosu yazılan Gergedan Mevsimi, İran Devrimi sonrasında 30 yıl boyunca hapiste tutulan ve yakınlarına öldüğü söylenen şair Sahel’in (Beyrouz Vossoughi) öyküsünü anlatıyor. Sahel, İran devrimi sonrasında kurulan İran İslam Rejimi tarafından eşi Mina (Monica Bellucci) ile beraber gözaltına alınıyor. Sahel, siyasi şiirler yazmak gerekçesiyle suçlanırken, kendisinden boşanmayı reddeden Mina işbirlikçi sayılarak kocasıyla aynı zamanda hapse atılıyor. Sahel ve Mina’nın hapis hayatları boyunca birbirleriyle görüşmesine ise yüzleri kapalı olmak şartıyla sadece bir kez izin veriliyor.
İslami rejim öncesi Mina’nın şoförlüğünü yapan Akbar (Yılmaz Erdoğan) karakteri ise İran’da kimlerin İslami totaliter rejime destek verdiğinin ve bu sistemden yararlandığının örneğini oluşturuyor. Mina’ya tutkun Akbar, Şah dönemi generallerinden birinin kızı olan Mina’dan aşkına cevap alamıyor. Bu tutkusu yüzünden horlanıyor ve generalin adamları tarafından dövülüyor. Akbar şoförlüğünü yaptığı Sahel ve Mina ile aynı arabanın içinde olacak kadar yakınken, toplumsal ve sınıfsal anlamda onlardan bir o kadar uzak. Velhasıl film, İran İslam Rejimi’nin kuruluş dinamiğini Akbar gibi Şah döneminde ezilmiş ve horlanmış kesimlerin üst sınıflardan intikamı olarak ele alıyor. Bu nedenle, bugün İran’da hayatın her alanına nüfuz eden totaliter sistemin İslamcılıktan değil, İslam’dan hiç değil ama dindarlık maskesi altında toplumdaki maddi-manevi süregelen eşitsizliklerden beslendiğini vurguluyor. Yeni İslami rejimde kendine yer bulan Akbar, iktidarı elinde tutanlardan biri olarak bu sefer Mina’ya sahip olabileceğini düşünüyor. 30 yıl sonra hapisten çıkan ama öldü bilinen Sahel ise, Mina’yı bulmak ümidiyle onun arkasından İstanbul’un yolunu tutuyor.
Okumaya devam et

Murray Bookchin’in “Özgürlük Mirası”

koylu_isyaninlarindan_fransiz_devrime_1“Bookchin’in anarşizmi, devrimci ateşini Bakunin’den, pratik önerilerini Kropotkin’den alır”
[Peter Marshall]

Murray Bookchin’in “Üçüncü Devrim” başlıklı dört ciltlik kitap dizisinin ilk cildi olan “Köylü İsyanlarından Fransız Devrimine” kitabı Sezgin Ata’nın özenli çevirisiyle Dipnot Yayınları tarafından basılarak okuyucularıyla buluştu. Serinin geriye kalan ciltlerinin telif hakları da aynı yayınevine ait olup hummalı bir çeviri çalışmasına devam edilmektedir. Murray Bookchin’in Türkiye’de son dönemde en çok okunan, Türkçe’ye çevrilen bütün kitaplarının baskıları tükenmiş; cezaevindeki Kürt siyasal kadrolarından akademiye, ekolojik hareketlerden kent aktivistlerine ve anarşist gruplara kadar uzanan politik yelpazenin farklı uçlarında yer alan özneler arasında en çok konuşulan ve tartışılan radikal düşünür olduğunu söylersek sanırım abartmış olmayız. Bu ilgide Kürt siyasal hareketinin şüphesiz önemli bir rolü vardır. Kürt siyasal hareketinin geliştirdiği “Demokratik Özerklik” projesinin Bookchin’in politik görüşlerinden önemli oranda besleniyor olması, Bookchin’e olan ilgiyi arttırdığı gibi, çağımızın sömürü ve tahakküm dünyasında hala güncel önemini koruyan tezlerinin yeniden keşfedilmesini ve tartışılmasını da beraberinde getirdi. “Köylü İsyanlarından Fransız Devrimine” kitabına önsöz yazan Bookchin’in en yakın yoldaşı Janet Biehl de Kürt Hareketi’nin Bookchin’e olan politik ilgisini selamlamaktadır. Bookchin’in görüşleri kısaca “ekolojik, adem-i merkeziyetçi, yüz yüze bir demokrasi aracılığıyla kendi kendini yöneten kentler”(1) inşa etmek olarak özetlenebilinir. Ulus-devlet modelinin otoriter ve dışlayıcı karakterini iyi gören Kürt hareketinin, Kürdistan’da konfederal bir özyönetim politikasını hedef olarak belirlemesinde Bookchin’in tezleri elbette önemli bir referans kaynağı olmuştur. Merkeziyetçiliğin, endüstriyel üretimin, cinsiyetçiliğin, hiyerarşinin ve temsili siyasetin sorgulanmasında Murray Bookchin’in fikirleri daha uzun süre birçok hareket için esin kaynağı ve modeli olma potansiyeline sahiptir. Bookchin’in siyaseti, sıradan insanlarla birlikte politika üretmeye davet çağrısıdır. Politikanın, öncü profesyonellere, partilere ve karizmatik liderlere devredilmesi halkın kendi geleceğini belirlemesine ipotek koymaktır. Onun tabiriyle, “sıradan insanlar zamanlarının büyük bir kısmını günlük geçim meşgalelerine ayırmak zorunda kaldıkları sürece, politik yaşam genellikle küçük bir azınlığın elinde olacaktır”.
Okumaya devam et

Efendisiz Halklar: Bir Anarşi Antropolojisi

efendisiz_halklarYazar: Harold Barclay
Çevirmen: Zarife Biliz

“30 yılı aşkın antropoloji öğretme tecrübem sırasında, öğrenciler arasında, hiçbir toplumun yönetimsiz var olamayacağı ve buna bağlı olarak her toplumun bir başının olması gerektiği mitinin çok köklü bir şekilde yerleşmiş olduğunu gördüm. Günümüz öğrencileri kilisenin dininden vazgeçmiş olsalar bile, milliyetçilik ve devletçilik dinlerinden vazgeçmediler. Çağdaş çoğulcu toplumlarda birliğin kaynağı olan, tutkal işlevi gören şey bu ikisidir. Demek ki, tıpkı ortaçağ toplumunun birliği için Tanrı inancının gerekli olması gibi, devletin ve yönetimin gerekliliği miti bu birlik için şart ve belirleyicidir. Barcley bu kitabında Aborijinlerden Pigmelere, Eskimolardan Santallara, Kızılderililerden Berberileree kadar dünyanın dört bir yanından onlarca topluluğu inceliyor; devletsiz bir toplum düşüncesinin ütopyacı bir düş olmadığını tersine insanlığın geçmişini karakterize eden bir sistem olduğunu ortaya koyuyor.”

Bu eser Ocak 2010’da Versus Yayınları tarafından yayımlanmış olup, baskısının tükenmesinin ardından anarşist kuramın ilkelerine uygun bir zihniyetle, çevirmeninin kararı ve yazarının onayıyla “açık kaynak” olarak internette ücretsiz kullanıma sunulmuştur. Okurların alıntı yaparken gerek yazarın, gerekse çevirmenin emeğine saygı göstererek, kaynak belirtmesi rica edilir. Bu eser ticari amaçlarla kullanılamaz. — Zarife Biliz

Kitabın tamamını indirmek için: Efendisiz Halklar

"Wall Street’i İşgal Et" Eylemleri, Türkiye Ekonomisi Büyüyor Aldatmacası Ve Borçlandırma Ekonomisinin Bitmek Bilmeyen Krizi

occupy-wall-street2Ya Wall Street’i İşgal Et 

Ya Borç İçinde Gömül!

Dünyanın en büyük finans merkezi New York’ta Occupy Wall Street (Wall Street’i İşgal Et) eylemlerinde üçüncü haftaya girildi. Eylemciler 2008’den bu yana aşılamayan finansal krizin faturasının çalışanlara, öğrencilere, işten çıkartılanlara, yoksullara yani borçlarına borç katılanlara kesilmesine karşı seslerini yükseltiyorlar. Evet, New York’ta uzun yıllardır rastlanmayan türden bir eylem gerçekleşiyor. New York Borsası’nın da bulunduğu Wall Street’in hemen karşısındaki Zuccotti Parkı’nda kamp kuran yüzlerce eylemci ve onlara internet paylaşım siteleri, bloglar ve forumlar aracılığıyla destek veren yüzbinlerce kişi kapitalizmin daha önceki krizlerinde olduğu gibi bu son krizi de sermayesine sermaye katmak için fırsat olarak değerlendiren finans kurumlarının krizlerin ve yol açtığı gelir adaletsizliğinin baş sorumlusu olarak yargılanmalarını ve mahkum edilmelerini talep ediyorlar. Başlangıçta katılımcılarının sayısı 100-200’ü geçmeyen ve ana-akım medya tarafından çok da önemsenmeyen bu eylem Brooklyn Köprüsü’nün 2.000’e yakın eylemci tarafından işgal edildiği 1 Ekim 2011’deki gösteriden sonra tüm dünyanın ilgi odağı haline geldi. New York polisinin yaşlı genç demeden sivil itaatsizlik eylemi yapan 700’e yakın kişiyi toplu olarak gözaltına alması iktidarın yaşananlar karşısında duyduğu tedirginliğin bir göstergesi olarak değerlendirildi. Şimdi, Occupy (işgal et) eylemleri dünyanın dört bir yanına yayılıyor. 15 Ekim’de dünyanın tüm büyük şehirlerinde küresel bir eylem planlanıyor.

Eylemciler tıpkı televizyonlarının başında haberleri izleyen milyonlarca insan gibi yeni ve çok daha derin bir ekonomik krizin adım adım yaklaşmakta olduğunun farkındalar. Ama bu kez yaşanacakların faturasının zaten borç yükü altında ezilen ve her geçen gün daha da yoksullaşan dünya nüfusunun büyük çoğunluğuna kesilmesine karşı direnmekte kararlılar.

Bugün sadece Wall Street’i İşgal Et eylemine destek verenler değil Dünya Bankası, IMF, Amerika ve Avrupa Merkez Bankaları gibi küresel finans piyasasının başlıca aktörleri de büyük bir krizin yaklaşmakta olduğu konusunda hemfikirler. Kredi derecelendirme kuruluşları hem Amerika’nın hem de birçok Avrupa ülkesinin kredi notunu birer birer düşürüyor. Piyasalar yaklaşan krizi fiyatlandırmaya çoktan başladılar bile. Ekim 2011 itibariyle Amerikan borsası 2009 yılı Eylül ayındaki yani bir buçuk yıl önceki seviyelerine kadar düşmüş durumda. Amerikan dolarının değeri tarihi seviyelere yükseldi. Vadeli Opsiyon Borsaları’nda ise piyasaların çökeceğine oynayan senetler büyük prim yapmaya başladı. Görüldüğü gibi finans sermayenin aktörleri, dev bankalar ve finansal yatırım şirketleri aslında kendilerinin çıkardığı krizi kendi zenginliklerini artırmak için büyük bir fırsata dönüştürmek noktasında tüm hazırlıklarını yapmış durumdalar. Artık mesele, dünya nüfusunun çok büyük çoğunluğunu oluşturan çalışanların, öğrencilerin, işsiz ve yoksulların buna izin verip vermeyeceği. Wall Street’i İşgal Et eylemine destek verenler ekonomik krizin finans sermayenin kârına kâr katması ve halkları daha da yoksullaştırması karşısında insanları sessiz kalmamaya çağırıyor. Çünkü bu kısır döngüye dur demedikçe siyasetçisiyle, polisiyle, devletin tüm kurumlarıyla işbirliği içindeki örgütlü finans sermaye her dört beş yılda bir yeni bir kriz yaratıp bunu dünya nüfusunu daha da yoksullaştırıp baskı altına almak için kullanacak. Durumu daha iyi değerlendirmek için dilerseniz bundan iki yıl öncesine gidelim ve ekonomik krizlerin nasıl bir kısır döngü içinde tekrar tekrar karşımıza çıktığına daha yakından bakalım, hem dünyanın hem de Türkiye’nin 2008 ekonomik krizini nasıl deneyimlediğini ve krizin sonuçlarının dünya ve Türkiye halklarına bedelinin ne olduğunu soruşturalım.

Türkiye Ekonomisinin Hal-i Pür Melali
tr_kisi_basina_gelir_sicak_para_iliskisiÇok değil bundan iki yıl önce ‘piyasa uzmanları’ büyük bir ekonomik krizi daha atlatmış olmanın hazzını yaşıyordu. Hızla düşen borsalar iki, iki buçuk yıl boyunca sürekli ve katlanarak yükseldi, dibe vuran ekonomiler rekor oranlarda büyüdü, Türkiye’nin 2008 krizinde bir dönem %14’e varan daralmalar yaşadığı ve dünyanın en hızlı küçülen ekonomisi olduğu bir çabukta unutulurken ülkenin 2011’in ilk döneminde %11 büyüyerek dünyanın en hızlı büyüyen ekonomisi olması başbakanın, hükümetin ve yandaşlarının propaganda bombardımanı sayesinde akıllarda kalan tek veri oldu. Tıpkı Nasreddin Hoca’nın meşhur kazan hikayesinde olduğu gibi kazanın öldüğünü bir türlü kabul etmeyenler kazan doğurunca pek memnun olmuşlardı. Ne var ki gerçek rakamlar bize aslında ekonomik büyüklükte ve kişi başına düşen gelirde 2010 yılı sonu itibariyle dönüp dolaşıp gele gele ancak 2008 krizi öncesi seviyelere gelinebildiğini gösteriyor. 2011 başında kriz öncesi seviyeler bir miktar aşılmış olsa da bu büyümenin kalıcı olacağı oldukça kuşkulu. Zaten “bu kez kriz bizi teğet bile geçmeyecek” diyen başbakan Erdoğan dışında neredeyse tüm hükümet üyeleri yaklaşmakta olan büyük krizin kendilerini zor durumda bırakacağından endişe ediyor olsa gerekler ki, olası bir yıkımın sorumluluğunu kendi üzerlerinden atma telaşına kapılmışlar. Ekonomi bakanı Ali Babacan’ın sözlerine kulak verirsek “her ne kadar Türkiye ekonomisi çok sağlam olsa da Avrupa Birliği’nde yaşanacak büyük çaplı bir ekonomik krizin Türkiye’ye ciddi olumsuz etkileri olacak”. Kısacası, bakan Babacan’a göre tıpkı Birinci Dünya Savaşı’ndan beri bizlere öğretildiği gibi “Almanya yenildiği için Türkiye de yenilmiş sayılacak!”
Okumaya devam et

Eril İktidarın Çatlaklarından Sızan Özgürlük

Erk-ek Olmanın Dayanılmaz Ağırlığı

“Erkeklik, yalnız bizim çağımızda değil her çağda, kazanılmak zorunda olunan bir şeydi” [Leonard Krıegel]

Toplumsallaşma serüvenimiz boyunca tabi tutulduğumuz ve hiçbir zaman bitmeyecek “erkeklik” sınavının benliğimizde açtığı yaralar, yarattığı tahribatlar her erkeğin sınıfsal, kültürel konumuna, sosyal ve eğitim düzeyine göre farklılıklar gösterse de, “erkek olmak uğruna çoğu zaman insan olmaktan vazgeçtiğimiz” toplumsal cinsiyet rolü yıkıcı varoluşunu üretmeye devam etmektedir. “Çocuk oyunları, okul takımları, spor oluşumları, arkadaş grupları, aile ortamı, iş alanları, askerlik hizmeti gibi onlarcası sıralanabilecek bu mekanizmalar, kadınları ve erkekleri cinsiyet kalıpları üzerinden ayrıştırır. Bu ayrışma, aynı zamanda onların sosyal varoluşu haline gelir. Bireyin varlığı ancak, cinsiyetlendirilmiş muhayyel cemaatler içindeyken kabul edilir”[1]. Yani kısacası toplumsal cinsiyet rejimi içinde rolünü ve cinsel yönelimini kuşku götürmez şekilde belirginleştirmiş bireylerin toplumsal varoluşu kabul görmektedir. İçine sıkıştırıldığımız cinsiyet kalıplarının sınırlarını ihlal etmek, her türlü aşağılanmayı, dışlanmayı, şiddete maruz kalmayı ve hatta öldürülmeyi gerektiren bir sosyal varoluşu cepheden göğüslemek demektir. Toplumsal cinsiyet rejiminin sürekli bir iktidar kışkırtmasıyla zorladığı, her daim güçlü ve yeterli olması varsayılan erkeklik rolünün hakkını vermeye çalışmak hiç de kolay değildir. Yaşadığımız topraklarda erkekliğe giden çetin yolda erkeği; sert, duygusuz ve ağır yüklerle dolu bir dizi toplumsal ödev beklemektedir. Sünnet, Askerlik, İş bulma, Evlilik, Çocukları otoritesiyle yönlendirmek gibi sonu gelmez ritüellere, sorumluluklara razı olmak demektir. “Erkek, ailenin ordu gücüdür. Silahı olmasa bile, yumruğu işler olmalıdır. Ağır bir yükü taşıyabilmeli, sıkışık kapakları açabilmeli, kaçan birini koşup yakalayabilmelidir”[2]. Yine de erkeklik, kazanıldığından hiçbir zaman emin olunamayan bir yok-ödüldür. Her daim yeniden kanıtlanılması, üretilmesi ve taşınılması gereken uçucu bir kimliktir. Erkeklik bir kere elde edildikten sonra ömür boyu keyfi sürülen bir krallık değildir. Onaylanmaya ve okşanmaya muhtaç bir kudrettir. Hayattan yediğimiz güçlü şamarların etkisi çoğu zaman iktidarsızlık ve yetersizlik duygularını beslemekte bu da erkeğin ruhunu zehirleyen hınç duygusunu durmadan bilemektedir. Sürekli kışkırtılan erkeklik mitinin hayatın sert duvarlarına toslamasıyla keşfedilen iktidarsızlık duyguları samimi bir yüzleşmeyi doğuracağına, yaşanan “erkeklik krizi” çeşitli maskelerle, güç gösterileriyle maalesef savuşturulmaktadır. İktidarın, işsizliğin, militarizmin ve patriarkinin yol açtığı yaralar ve değersizlik hissi; şiddetle, tecavüzle, ırkçı veya köktenci siyasal hareketlere katılmakla hatta gerekirse ölüm bile göze alınarak aşılmaya çalışılmaktadır. Kısacası erkek olmak uğruna ödenen bedeller kadını “dışarıdan”, erkeği ise “içeriden” yıkan sonuçlar yaratmaktadır. Erkeklik kimliğini kazanma mücadelesi kadınların seslerini kesmeyi hedef alırken, erkeklerin de kalplerini hançerlemeyi hedef alır. Şefkatsiz, sevgi fakiri, korku ve kaygıların kemirdiği bir şizofren varlığa dönüşmektedir. Yıldırım Türker’in deyişiyle “Erkle tartılan, erkle tanımlanan, serüveni erk peşinde bir varoluşun sıkılgan bekçisi”dir erkek. Meşruluğunu benliğindeki kadınsı değerleri bastırmaktan alan bir anti-kimliktir. Kısacası erkeğin varlığı, huzursuzluğun ve gerilimin uzun tarihidir. Hayatıma girmiş kadınların yarattıkları farkındalıklar ve feminist literatürün özgürlük tahayyülümde yarattığı dönüşümler toplumsal erkeklik hikâyemin üzerine daha uzun ve derinden düşünmemi sağladı. Erkekliğin bir “imkânsız iktidar” olduğunu, kimi korkuları gizleyen bir suskunluk zırhı, ayağıma dolanan bazı eksiklikleri ve yetersizlikleri savuşturma telaşı olduğunu maalesef geç fark ettim. Erkeklik mitinin sessizleştirdiği bu karanlık ve ağır cemaatin mahremiyetinin içinden konuşmak, özele dair bir yarayı dillendirmek, bu ketum varoluşu her yönüyle sorunsallaştırmak sanıldığından daha zordur. Çünkü “erkeklik, sürekli başka konumların ‘ne olduğu’ hakkında konuşma hakkını kendi elinde tutan ve bu sayede kendi bulunduğu konum sorgulama dışı kalan bir ‘iktidar konumu’dur”[3]. Bende bir erkek olarak bu iktidar konumuyla suç ortaklıklarımı, erkeklik kalesinin iç çatlaklarını ve hegemonik erkekliğin beni de ezen tahakküm örüntülerini öznelliğim üzerinden elimden geldiğince görünür kılmaya çalışacağım. Elimden geldiğince diyorum çünkü bir erkek olarak erkeklik hallerimi “serde erkeklik var” belasından ötürü kadınlar gibi en dolaysız, en çıplak haliyle anlatabileceğimden hala emin değilim. Anlatacaklarım erkeklik hikâyemin sadece bazı kör düğümlerine içten dokunmak ve erkeklik kalesinin ulaşılmaz burçlarına tırmanmaktan vazgeçişimin, “kaçış çizgileri”min gerekçelerini ortaya sermekten ibarettir.
Okumaya devam et

Modern Hukukun "Evrensel" Anlamı ve Devletle İlişkisi Üzerine

Dipnot dergisinin Ocak-Şubat-Mart 2011 tarihli 4.sayısında yayımlanmıştır

emperyalist-dünya-düzeni1“Evrensel” İnsan Hakları ve Hukuk, Kimin Hakları ve Hukukudur?

“İki yüzyıl sonra Aydınlanma geri dönmektedir. Ancak hiç de Batı’nın mevcut olanaklarını ve özgürlüklerini kavramının bir yolu olarak değil. Ama sınırlarının ve kötüye kullandığı iktidarının sorgulanmasının bir yolu olarak. Aklın despotik Aydınlanma olarak sorgulanması için” [Foucault]

Batının modern toplum modelinden ve değerlerinden farklı bir toplum modeli veya değeri savunmak, sürekli geri kalmışlığın bir ifadesi veya “modern – öncesi” bir aşamada kalmışlığın göstergesi olarak sunulmuştur. Batılı olmayan başka aydınlanmaların ve modernleşme süreçlerinin olduğunu, rasyonalite ve ahlak üzerinde mutlak tekelini kurmuş “emperyal özne” Batıya kabullendirmek her zaman zor olmuştur. “Ahlak, Kant’tan beri rasyonel uyuşmazlığa yer olmayan bir evrensel buyruklar alanı olarak sunuldu. Bu, bana göre, dünyanın kökten çoğulcu niteliğinin ve değerlerin indirgenemez çatışmasının farkına varmaya engel olmaktadır”[1] Modern Batı’nın tarihine ve belli bir toplumsal gelişim düzeyine tekabül eden ahlaki ve politik değerleri, kültürel ve coğrafik farkları yadsıyarak “evrensel” norm haline getirmek Batı’nın başka toplumları medenileştirme misyonunu meşrulaştırmış, bu da fetihçi failin başka toplumlar üzerinde kurduğu hegemonyayı uzun süre görünmez kılmayı başarmıştır. Aynı hegemonyanın izlerini insan hakları mevzusunda da takip etmek mümkündür. İnsan haklarının “evrensel” olduğu vurgusu, belli uygulamaların ve yaptırımların Batı’nın kurumsal normlarına uyması gerektiğini varsayan örtük bir emperyal politikadır.
Okumaya devam et

İsyan Notları: "Neden Yunanistan?"

yunanistan_anars'

Aktaran: Erdinç Yücel

Yunanistan’daki isyana katılan Türkiyeli bir anarşistin notlarıdır…

‘Neden Yunanistan?’ sorusunun yanıtını vermek gerekiyor önce. Beraberinde bir dizi kültürel ve tarihsel veriyi sıralamaya başlamalı. Kültürel verilerin başına coğrafyayı yerleştirip yerleştirmemekte kararsızım ama bereketli Akdeniz kuşağına has bir durumdan bahsettiğimiz ortada. Bütün Akdeniz değil de şarap içilen tarafı sadece. Olaya asıl kültürel tat katan da bu kısmı bence. Çünkü şarabın hürriyeti, hayalgücünün hürriyetidir. Şarabın meşruiyeti, köleci disipline sürekli çelme takar. Deviremez, o ayrı konu. Ama Papadopulos Cuntası nasıl çıkıverdi o zaman? Coğrafyayla açıklamaya kalkarsanız, işte bu soruda çuvallarsınız. Garibim şarapsa, en azından Mısır’daki isyanlar sayesinde sanık sandalyesinden kaldırılabilir.
Yapılacak tarihsel gözlemlerin, bu coğrafyanın İsa’dan 5 yy önceki toplumsal koşullarına kadar uzanması gerekiyor. M.Ö. 444-370 yıllarında yaşayan Andisthenis’e göre toplumun yaşamında ne hükümet, ne özel mülkiyet, ne evlilik ne de din olmalıdır. Öğrencisi ‘dünya vatandaşı’ Diyojen, ‘parayı yokedin!’ çağrısını tekrarlar sürekli. Zenon, devletin ilk sistematik eleştirisini o zamanlar ortaya koymuştur. Atina Demokrasisi köleciydi fakat, daha o zamanlarda Kinikler ve Stoacılar, her insanın eşit olduğu, hükümetin mülkiyetin ve hatta ailenin varolmadığı toplumsal alternatifleri savunuyorlardı. Platon’un ‘erdem devleti’ ve Aristo’nun ‘yasa’sı, duyulmalarının üzerinden bir asır geçmeden, güçlü eleştirilerle karşılaştılar. Kinikler için ‘doğa’, ‘yasa’dan da güçlüydü.

Ama bütün bunlar 2008 yılında bir isyanın gerekçeleri olarak sıralanabilir mi? Sinoplu Diyojen’in kitapları satış patlaması mı yaşadı? Hayır.
Bizim Gümülcineli Feyzullah’a ”bak göreceksin; dünya devrimi olacak” dedirtebilen neydi gerçekten? Sıradan vatandaşa polisin varlığını sorgulamaya yetecek kadar hayalgücü veren neydi? Bu isyanın tarihsel kökleri var mıydı? Antigone hortlamış mıydı? İnsanlar iş mi istiyorlardı? İçişleri Bakanı’nın istifasını mı? Sahi, PASOK hükümeti devralmak için isteğini niye yitirdi? Bunun cevabı basit olsa gerek; hangi parti olursa olsun, gelecek olanı da kısa sürede hükümetten düşürebilecek bir hareket vardı. Büyük kalabalıklar, ilk defa bir düzen partisinin değil, kara bayrağın çevresinde arıyorlardı yönlerini. Yoksa televizyonun ev hanımlarını hedefleyen programında zıplayıp duran kokananın söyledikleri doğru kabul edilebilirdi; ”Böyle olacağı belliydi! 2 yıldır hergün eylemler, saldırılar, yürüyüşler oluyor! Ülkemiz üzerinde büyük oyunlar tezgahlanıyor.”
Okumaya devam et