Kaos GL'den Ali Erol ile Devrim Üzerine Söyleşi

Tarih: 20.04.06
Saat: 10.15 – 12.00
Yer: Kaos GL Derneği, Ankara
Söyleşenler: Murat Güney (MG), Canay Özden (CÖ), Ali Erol (AE)

MG: Herkese sorduğumuz ilk soruyla başlayalım. Sizin için devrim ne ifade ediyor? Devrimi nasıl görüyorsunuz, kendi adınıza nasıl tanımlıyorsunuz?

AE: Ben sonuçta kendi hayatımdan hareketle bu soruya cevap verebilirim. Belki eşcinsel olmam, eşcinsel olmamın çok erken yaşlarda farkına varmam, bununla ilgili hayatı algılayışım ve halihazırdaki ilişkilere adapte olmam ya da olamamamın çatışmalarından dolayıdır belki. Çocukluğumda köyde, sonra Mersin’de hep bir farklılık, bir uçluk, veya bugünden bir terimle baktığımızda radikal bir konumlanış, radikal bir ötelemeyle karşı karşıya kaldığımı hatırlıyorum. Doğrudan devrim adıyla lise döneminde dışarıdan bir heyecanı şimdi paranteze alırsak örneğin, üniversitede kendine devrimci diyen insanlarla karşılaşıyorduk. Aslında benim de, eşcinsel olmamı homofobisinden arınmasa bile benimle ilişkilenme anlamında kendisine sorun etmeyen heteroseksüel bazı arkadaşlarımın da örneğin bir devrim hayali vardı. Kendilerini “Ben devrimciyim” diye tanımlamasalar da devrim için bir şeyler yaptıklarını düşünürlerdi, düşünürdük. Ama örneğin devrimin veya devrimciliğin asıl sahibiymiş gibi olan, kendi aralarında da anlaşamayan bazı gruplar, insanlar bizi devrimci olarak görmezlerdi. Ben o zaman şeyi fark etmiştim. Yani ben elimden geldiğince, aklımın erdiğince bir şeyler yapmaya çalışıyorum, bu toplumu dönüştürmeye, ilişkileri dönüştürmeye çalışıyorum. Ben devrimci olmuyorum ama benimle aynı okuldaki insanlar üç tane sloganla hayat boyunca devrimci olabiliyorlar. Örneğin ilk benim kırılma noktam veya farkına varma, ayırt etme noktam herhalde o döneme tekabül ediyor. O benim için devrim, devrimci, devrim için mücadele etmek, amiyane deyişle “e iyi de neyi devireceğiz, yerine ne koyacağız?” anlamındaki soruların kendiliğinden gündeme gelmesi, günışığına çıkması, arkadaşlarımızla formel ya da informel bu soruları masaya yatırmamıza vesile olmuştu. Çünkü yani orada hüzün veren de bir nokta vardı; ben onlardan belki çok daha fazla çalışıyorum, çok daha fazla söz verdiğim gibi, tek başımayken bile aynı pratiği sergilemeye çalışıyorum, ama ben devrimci değilim. Bu nasıl oluyor? “Peki onun devrimi ne ola ki?” sorusu geliyor. Bu durumda elbette ki toplumlara, dünyaya, şuna buna baktığımızda şey konusu benim için de geçerli: Devrim kökten bir değişim. Yani halihazırdaki ilişkilerin, sosyal örgütlenme biçiminin kökten bir değişimi olarak tanımlanırsa, bu tanım benim için de geçerli. Elbette burada şey de çıkıyor; o bitmez tükenmez tartışmalar, ben biraz da yetişemedim, 70 doğumlu olduğum halde, ortaokula başladığımda darbe olmuştu, falan falan, insanlar otobüslerde götürülüyordu. Ama yetişemedim dediğim kısmında devrim hani politik ve sosyal tartışmalarında belki de bizim dönemimiz itibariyle bakıldığında yetişememek bir dezavantaj da değildi. Hani farklı bir tahayyül geliştirmek için, farklı bir şeyler için çabalamak için. Örneğin politik iktidarın fethi anlamında bir devrim bana hiçbir zaman heyecan vermedi. Bu anarşiyle ilişkilenme, anarşinin ve özgürlükçü düşüncenin farkına varma onunla bağ kurmadan önce de kendiliğinden gelişen bir şeydi. Benim anladığım devrim, yine o geleneksel tartışmalarla paralel gidecek olursak, aslında sosyal bir değişim. Sosyal ilişkilerin kökten ve radikal bir değişiminden ben devrimi anlıyorum. Burada elbette ki yine bir sonraki cümleyi aydınlatmak, açmak gerekir. İnsan ilişkileri vesaire durumlarda toplumdaki sosyal örgütlenme radikal bir şekilde değişse de, örneğin bu ister bir yıkım olarak olsun, ister halihazırdaki politik iktidarın dönüşümü, el değiştirmesi olsun, artık biz biliyoruz ki hem günlük hayatlarımızdan, hem de yüzyıllara yayılan toplumsal ilişkilerden biliyoruz, insan ilişkileri “Bugün devrim oldu, yarın her şey değişti” şeklinde olmuyor. Böyle bir şey olmadığının da artık insanlar farkında. Bu durumda o zaman, sürekli bir değişim dönüşüm sürecine yaymak gerekiyor devrimi. Yeni ilişkilerin kurulması, bu yeni ilişkilerin yeniden ve yeniden sorgulanarak kurulması anlamında devrim aynı zamanda bir süreç.
Okumaya devam et

Pısırıklar Çağı: 21. yüzyılda Siyasal ve Cinsel İktidarsızlık Üzerine

Mehlika Sultan’a aşık yedi genç

Mehlika Sultan’a aşık yedi genç
Gece şehrin kapısından çıktı
Mehlika Sultan’a aşık yedi genç
Kara sevdalı birer aşıktı…

Karşılıksız bir aşka saplanmak ne de baştan çıkarıcıdır! Elde edilemeyen ve asla elde edilemeyeceği bilinen bir aşka tutulmaktan daha çekici ne olabilir? Böyle bir aşkın peşinden koşturmak, sonunun hüsran olduğunu bile bile vazgeçmemek, inatla kendini tüketmeye devam etmekten daha cazibeli, daha esrik bir halet-i ruhiye tahayyül edilebilir mi? Belki de bu yüzden bir zamanlar yüzlerce genç için Genç Werther’in acıları bunca imrendirici olmuş, aynı acıları çekebilmek, onunla özdeşleşebilmek için birçoğu kendisini intihara sürüklemişti nafile. Ve belki de bu yüzden Orhan Gencebay’ın şu satırları yazarken dinlediğim ‘Bir Teselli Ver’i bu toplumun bağrında kendine bu denli vazgeçilmez bir yer edinmişti… Tarih ve masallar, kendisini maşuku uğruna göz göre göre hırpalayan, tüketen, feda eden binlerce aşıkın hazin öyküsü ile doludur. Onlar bu çıkışsız oyuna, hesapsız, kitapsız, gözlerini kırpmadan dahil olmaktan dolayı en ufak bir çekince duymamışlardı. Şu ölümlü dünyada zaten kaybedecek hiçbir şeyleri olmadığını biliyorlardı. Bugün bu hikayeleri okurken, dinlerken, izlerken gerçekten hüzünleniriz. Peki ya bizi burada hüzünlendiren bir türlü aşkına ulaşamayanların talihsizliği midir, yoksa onların kederlerini, kayıplarını ta içimizde hissetmemizden mi ileri gelir üzüntümüz? Belki de bunlardan hiçbiri değildir gerçekte hüznümüzün kaynağı. Bundan çok, bugün artık bu acıları çekemiyor olduğumuz, bir türlü kendimizi o hikayelerin aşıklarının yerine koyamadığımız için kederleniriz aslında. Bu aşk hikayelerini okurken içimizi daraltan, belki de, kendi kendimizi bağladığımız binlerce şartlanmanın, hesabın, kitabın tahakkümü altında, kaybedeceğimiz çok şey varmış gibi hareket etme buyruğuna tâbi olmamız, artık böyle bir yola girme cesaretini kendimizde göremememiz ve en nihayetinde bir türlü aşık olamıyor, aşkı yaşayamıyor oluşumuzdur, kim bilir?
Okumaya devam et

2000li Yıllarda Yeni Teknolojiler, Yeni Siyaset ve Yeni Gençlik Üzerine

“Gençlik üzerine konuşmak”
Bu yazı ne gençliğin sesi olmak ne de gençlik hakkında ahkam kesmek iddiasındadır. Bu yazının yegâne maksadı, gençlik olarak sınıflandırılan topluluklara atfedilen birtakım genellemeleri ve önyargıları hükümsüz kılacak istisnaları gözler önüne sermektir. Modern tarihin inşa ettiği ikili karşıtlıklara dayalı türlü diğer kategorizasyonlar üzerine söz söylemekte olduğu gibi gençlik adına ve gençlik üzerine konuşmaya, yazmaya, çizmeye başlamak da her daim problemli olmuştur. Zira böylesi bir girişim ister istemez homojen bir gençlik durumunu ve bu homojen durumu tasvir edecek genel geçer nitelemeleri, eğilimleri ve olguları varsayar. Oysa aslında herkes ancak kendi tecrübelerinden yola çıkarak, kendi adına konuşabilir. Bu kaygılar ile kaleme alınan, gençlik üzerine konuşmayı mesele edinen ve bu kaygıları dillendirmekten dolayı henüz konuya bile giremeyen bu yazı, yazarının da bir parçası olduğu üniversiteli öğrenci gençliğinin tecrübelerini yansıtmakla kendisini sınırlandırarak bir nebze olsun kendi varoluşunu meşru kılmaya çalışacaktır. Öte yandan yerelden, minör bir alandan bakıp oraya dair söz söyleyen bu mütevazı girişim, aslında yerelin istisnai koşullarını gözler önüne sererek bir yandan da genele dair söylemi kırmak, başkaları adına konuşanın önyargılarını boşa çıkarmak gibi iddialı bir niyeti de içinde barındırmaktadır.
Elbette bu yazının okurları, gençlik denen topluluğun biyolojik ve ruhsal ayrıt edici özelliklerinin ötesinde aslında bir kurgu, inşa edilmiş bir kategori olduğunun farkındadır. Ne var ki, gençlik her ne kadar söylemsel bir inşa olsa da, bu kategorizasyon vesilesiyle kendilerine gençlik atfı yapılanlar, toplum içinde ayrımcılığa maruz kalmakta, ulusalcı söylemin yani ordunun ve eğitimin neferleri, kapitalizmin de en aktif tüketicileri olarak tabi kılınmaktadır. Gençlik üzerine konuşmak ilk bakışta bu ayrımcı, tabi kılıcı söylemi yeniden üretmek anlamına geldiğinden rahatsız edici gelebilir. Ama bir yandan da sadece genç oldukları gerekçesi ile fiili olarak bu ayrımcı, tabi kılıcı muamelelere maruz kalan, zorunlu eğitimin, zorunlu askerliğin ve zorlanan tüketimin özneleri olarak inşa edilen hakiki bir topluluk ve bu topluluğun güncel sorunları, kaygıları ve arayışları da vardır. Yani dile getirmekten kendimizi alıkoyamadığımız tüm bu kaygılara karşın gençlik üzerine konuşmak yine de gereklidir.
Okumaya devam et

Gündemsel Kaygılar, Okul Basan Uzaylı Teröristler ve Türkiye ile AB Arasında Vuku Bulan Sansasyonel Zina Üzerine

Gündemsel Kaygıların Aşılması
Dergimizde neden bir gündem sayfası yok? Gündemi takip etmiyor muyuz yoksa? Bilimkurgu okuyup gerçeklerden kaçanlar mıyız? Değiliz elbet. Aslında kaçınılmaz da bir şekilde içine çekildiğimiz bir gündemin, ister istemez biz de bir parçasıyız. Lakin Türkiye’deki tartışmaların kısırlığı karşısında, bazı şeyler hakkında ne desek boş. Öte yandan elbette gündeme gelen ve değinilmesi gereken birçok önemli konu da var. Görüldüğü gibi ben de tüm bunları kapsayacak bir biçimde oldukça uzun bir başlık attım ve gündemdekileri, dergimizin gündemine taşıdım! Ne var ki, aslında gündem dediğimiz şey, bir olgu olarak son derece sorunlu. Zira gündem, bizim adımıza birileri tarafından önemsememiz gereken şeylerin dayatılmasının bir yolu değil mi? Halihazırdaki onca olay ve olayların faili onca kişi arasından yapılmış son derece seçici bir tercihler bütünü, gündem. Belki de, beni sık sık gündemdekiler hakkında köşe yazarları misali yorum yapmaktan genellikle alıkoyan işte bu sorun. Aslında gündeme getirileni tartışmayı bir kere kabul ettikten sonra çoktan tuzağa düşmüş oluyorsunuz. Artık onların yarattığı kurallara göre oynamak, onların lisanını, tanımlarını, üsluplarını kullanmak, onların uydurduğu suni taraflardan birini seçip savunmak kaçınılmaz oluyor.
Gündemdikler, bu verili çerçeve içinde tartışılmaya bir kez başlandı mı, artık kimin ne dediğinin pek de bir önemi kalmıyor. Zira, birçok gazetenin ve birçok derginin ve birçok televizyonun ve birçok programın hangi konuya nasıl yaklaşacağını ve hangi tarafı tutacağını zaten öngörebiliyor, köşe yazarlarının ve pek uzman konukların daha söze başlamadan Türkiye’nin az renkli siyasi yelpazesindeki yerini kolayca tespit edebiliyor ve dolayısıyla ağızlarından çıkacakları tahmin etmekte güçlük çekmiyorsunuz. Kısacası kimin Galatasaraylı kimin Fenerli olduğu, kimin ne söyleyeceği belli ama mesele bu değil. Mesele kimin kendi tarafını daha fanatikçe, ağzını daha çok doldurarak, lafı gediğine daha çok sokarak ve karşısındakinin anasına bacısına saydırırken daha çok yerin dibine batırarak, daha çok ezerek savunduğu, yani söyleyeceğini nasıl söylediği. Gündemi takip ederken, daha çok keyif alabilmek için, sonunda siz de bir taraf tutmaya karar veriyorsunuz ve eğlence başlıyor. Gündem hakkında yazmanın ve konuşmanın bu denli popüler olması belki de bundan ve aslında gündem, popüler kültürün belki de ta kendisi.
Okumaya devam et

Söyleşi: Çağdaş Özgürlükçü Düşüncede Yeni Eğilimler

Davetsiz Misafilerle Söyleşiler Etkinlikleri
Boğaziçi Üniversitesi 8 Nisan 2004

Söyleşenler: Süreyyya Evren, Yaşar Çabuklu, Kürşad Kızıltuğ

Süreyyya Evren: “Çağdaş özgürlükçü düşüncede yeni eğilimler diye” bir başlık attık ama bu başlık konuşmamızı çok da belirlemeyecek.
Yaşar Çabuklu: Zaten “çağdaş” sözcüğü de çok tatsız bir laf.
S.E: Bu sözcüğü “çağdaş sanatlar”daki kullanımda olduğu gibi, “günümüzdeki” anlamında kullanıyoruz
Y.Ç: Yani “çağdaşlaşmak” sözcüğündeki anlamıyla değil…
S.E: Hayır, değil. “Özgürlükçü düşüncede yeni eğilimler “denildiğinde; post-anarşizmden ve post-Marksizm’den bahsedebiliriz.Yaşar’ın aklında daha tehlikeli konular olan mazoşizm ve teşhircilik de var ama onlara akıllar karışmasın diye girmeyebiliriz.
Kürşad Kızıltuğ: Bir süredir biz internet üzerinden bir şeyler takip ediyoruz ve internetten takip etmemiz de takip ettiğimiz şeyin doğasına uyuyor aslında…
S.E: Bu arada ben araya girerek, “araya girmeyi” bir yöntem olarak kullanmamızı önereceğim.
K.K: Kaba hatlarıyla son 10 -12 yıldır, giderek özgürlükçü düşünce, anti-Modernist terimlerle dile getiriliyor. Bir yandan giderek, 19.yüzyılda özgürlükçü düşünceyi en radikal biçimde dile getirme iddiasıyla yola çıkan anarşizm ve onun getirdiği dönüşümler söz konusu. Kırılmalar, çeşitli branşlara ayrılmalar da söz konusu. Liberter bir vurgunun da gittikçe arttığını görüyoruz. Aslında 30-35 yılın teorik yenileşmelerinden bahsedersek, genel olarak adlandıracak olursak “post-yapısalcı düşünce ve yapısalcılık sonrası düşünce” adı altında, otoritenin eleştirisini daha açık bir şekilde ve tüm yaşam alanlarında vurgulayan bir teori söz konusu. Bu, hem akademik düzeyde, hem çağdaş sanatlarda kendine yer buluyor. Bu teoriyle anarşizm arasında da etkileşim olmaya başladı. Bir yandan anarşizm içerisinde modernlik eleştirisi daha açık terimlerle dile getirilmeye başlanıyor. Diğer yandan post-yapısalcı düşüncede de anarşizme ve Marksizm’e yakınsayan liberter vurguların daha da arttığı söylemler ortaya çıkmaya başladı. Bu, 90’larda miladi olaylarla, Zapatizm'in ortaya çıkmasıyla, küreselleşme karşıtı hareketlerin ortaya çıkmasıyla daha da hızlanan bir diyaloğa dönüşmeye başladı. 2000’lerden bakınca birbiriyle yoğun biçimde etkileşme potansiyeli taşıyan bir söylemler çoğalması oldu. Kimi yerde buna post-modern anarşizm deniyor, kimileri post-anarşizm diyor, kimi özgürlükçü Marksizm diyor ama bunlar arasında git gide tema ortaklaşması artıyor.
Okumaya devam et

Bombaların sağanağında, yüz yıl sürmesi bile şüpheli yeni bir bin yıla dair!…

Kestane ağacı barında sıradan bir günün sıradan bir akşam üzeriydi. Winston, her zaman yaptığı gibi, masaların etrafında toplanmış sıradan insanların, büyük bir gürültüyle sıradan içkilerini yudumlamalarını boş bakışlarla takip ediyordu. İçerideki radyodan hayal meyal yankılanan o çok sevdiği büyülü melodiye kulak kabarttı: “Kestane ağacının altında ben seni sattım sen de beni…” Birden, kulaklara çok tanıdık gelen sıradan siren sesleri müziği bastırdı. İki dakikalık nefret anının başlayacağını duyuran siren sesleriydi bunlar. Ve ülkedeki tüm tele-ekranlar gibi kestane ağacının altındaki tele-ekran da yayına geçti. Görüntüler iki yüksek kuleye çarpan iki yolcu uçağına aitti. Nedense son yıllarda hep bu görüntüleri gösteriyorlardı. Kuleler ardı ardına yerle bir olurken bu sahne başarılı bir geçiş efektiyle yerini sakallı ve şalvarlı bir adamın görüntüsü bıraktı. Sokaktan çığlıklar ve nefret haykırışları gelmeye başlamıştı bile. Birkaç kişinin var gücüyle “Vahşilere ölüm!” diye bağırdığını duydu Winston. Sonra barın içindekilerle beraber o da bu nefret anına kaptırdı kendini bilinçsizce. İki dakikalık korku ve histeri nöbetinin ardından, ekranın diğer yarısında beliren Büyük Birader’in huzur veren yüzü, izleyenleri sakinleştirdi ve tanıdık dudakları kıpırdamaya, bitmeyen bir sloganı gevelemeye başladı:
“Sınırsız özgürlük için teröre karşı savaş!
İnsan hakları, küresel adalet, vahşilere lanet!…”
İşte tam bu sırada beklenmedik bir şey oldu ve zaman durdu.
……
……
Winston, son yirmi yıldır varoluşuyla özdeşleştirdiği barın ortasındaki dev kestane ağacının, daha sonra ağır çekim bir film gibi hatırlayacağı, yerinden kopuşuna, havaya fırlayışına ve şarapnel gibi paramparça olup dört bir yana savruluşuna tanık oldu. Neden sonra, kendine geldiğinde, yıkılmış bir duvarın üstündeki eğrilmiş tele-ekranda, kopmuş kollar ve bacakların arasından kendisine sırıtan Büyük Birader’in hafif çarpılmış yüzüyle göz göze gelecekti. Homurtuyla hırıltı arasında bir sesle, “sınırsız barış, küresel savaş!” diye tekrarlıyordu Büyük Birader “ve elbette sınırsız savaş, küresel barış!”
Winston’ın bakışları önündeki kağıt üzerinde sabitlenmişti. Transtan çıkıp da o şok anında şuursuca arda arda karaladığı cümlelere şaşkınlıkla baktı.
KAHROLSUN BÜYÜK BİRADER!
KAHROLSUN BÜYÜK BİRADER!
KAHROLSUN BÜYÜK BİRADER!
Rahatsız edeci bir deja vu hissi zihnini şöyle bir yoklayıp geçti. Titreyen parmakları buz kesmişti. 101 numaralı odadan çıktığından beri ilk defa bu kadar üşüdüğünü hissetti, 1984’ten beri ilk defa bu kadar soğuk…. Öyle bir ürpermeydi ki, sanki, sanki bundan yirmi yıl önce kıyamet kopmuş gibi bir his, sanki yıllardır tabuttaymış gibi bir his, sanki, aman Tanrım çok üşüyordu!…

* * *

Logos’un Katliamı

Ajdar Anık –şarkı söyler-
nane nane nane nan na na nane,
nane nane nane nan na na nane,
nane şekeri, bu ne bahane
şahaneyim ben bundan sana ne…

Ajdar Anık – şimdi nane şekerinin nanesinden ilk harfi atın…
(sessizlik)
Ajdar Anık – ilk harfi atın…
Esra Ceyhan – ilk harfi mi atalım?
Ajdar Anık – evet. atın onu.
Esra Ceyhan – atalım mı? yani ilk harfi atalım mı?
Ajdar Anık – evet atın. ne çıkıyor ortaya? ane. yani anne. en mübarek en kutsal şey.
Esra Ceyhan – ajdar, anne değil ane oluyor öyle olunca…
Ajdar Anık – evet annemiz tatlıdır tıpkı nane şekeri gibi. onun için…
Esra Ceyhan – ama bir n eksik orada…

Bombaların sağanağında yaşamaya alıştık. Sadece teröristlerin bombalarıyla değil, medyanın haber bombardımanıyla, anlamı ve ‘neden’i havaya uçuran enformasyon bombardımanıyla, reklamların, modanın ve popüler kültürün, kimlikleri paramparça eden imaj bombardımanıyla yaşamaya alıştık. Neden yaşamaya devam ettiğimiz sorusunu sormaya ihtiyaç duymadan yaşamaya alıştık…

Nietzsche, Tanrı’nın öldüğünü, ilk defa bu kadar açık, doğrudan ve kaçamaksız bir biçimde söze dökendi. Tanrı ölmüştü ve beraberinde, ‘mutlak doğru’yu da ötedünyaya sürüklemişti. Böylece bütün dinlerle beraber Sokrates’ten ve Platon’dan bugüne nesnel doğruları ve erdemi temsil ettiğini düşünen tüm rasyonel felsefe okullarının, evrensel ahlak ilkelerinin, pozitivist bilimin ve aydınlanmanın sonu ilan edilmiş oluyordu. Evrensel, mutlak ve nesnel olan ne varsa sadece öznel bir kurgudan ibaretti. Bundan sonra bireyler olarak, tüm acizliğimize karşın varoluşumuza dair sorulara artık kendi başımıza cevap bulmak; kendi ellerimizle, el birliğiyle öldürdüğümüz Tanrı’nın yerine, bizi zar zor taşıyan titrek ve zayıf iki bacağımızın üstünde durmaya çalışarak kendi kendimizin Tanrısı olmak zorundaydık. Böylece, yaklaşık yüz yıl kadar önce şu iki sözcükten ibaret kışkırtıcı ve cüretkâr “Tanrı Öldü” cümlesiyle Logos’u katleden bombaların fitili ateşlenmiş oldu.
Peki, erdemi ve ahlakı, iyiyi ve doğruyu, bunların birer kurgu olduğunu bile bile, nasıl yeniden tanımlayacaktık? Peki ya varoluşumuzu, anlamsızlığını bile bile, nasıl yeniden anlamlandıracaktık? İşte yüzyıldır sorulan bu sorular; modern insanı, melankolik bir hüzne ve mutlak inançsızlığın paradoksuna mahkum ettiler.
Okumaya devam et

Yaşar Çabuklu ile Söyleşi

6 Aralık 2003’te Yaşar Çabuklu ile modernizmin ve postmodernizmin paradigmaları arasındaki farklar, küreselleşme ve kapitalist küreselleşme karşıtlığı, dünya çapında 60’lar ve 80’lerde gerçekleşen dönüşümler ve Türkiye’nin bu dönüşümler karşısındaki konumu, muhalefetin hala imkanlı olup olmadığı, bu bağlamda yeni muhalefetin kendini nasıl konumlandırabileceği ve son olarak da geleceğe dair umut ve umutsuzluk üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik. Şimdi birçok noktada yeni açılımlar sunan bu söyleşiyi aktarıyoruz…

Davetsiz Misafir: Yazılarınızda hep bir işin içinden çıkılmazlık hakim. Gitgide daha da sarpa sarıyor ama sonunda hep umut veren bir cümleyle kapanıyor. Bu benim hep dikkatimi çekti. Okuduğumuz bütün yazılarınızda az çok bu var.
İlerleyen zaman içerisinde kendi yazdığınız yazıları yadsıdığınız da oluyor. Bir zamanlar bir çıkış noktası olarak gördüğünüz şeylerin artık bir çıkış olmadığını ifade ettiğiniz yazılar var. Mesela son olarak okuduğum “Kötülüğün Sıradanlaşması” başlıklı denemenizde de bu vardı. Yazınızda da belirttiğiniz gibi bir zamanlar sistem tarafından kötü olarak varsayılan ve korkulan işçiler ve kadınlar gibi gruplar, bir süre sonra sisteme entegre oluyorlar. Keza, muhalif olan farklı etnik ve cinsel kimlikler de bir süre sonra sistemin bir parçası haline geliyorlar. Ama yine de yazının sonunda şöyle bir tanım yapıyorsunuz: Bu sefer de göçmenlerin, varoşlarda yaşayanların ve üçüncü dünya ülkelerinin halklarının sistem tarafından bir tehdit olarak görüldüklerini, kötü olarak tanımlandıklarını ve dolayısıyla değişim potansiyelini onların taşıdığını vurguluyor ve böylece yine bir çıkış önerisiyle ve bir umutla yazınızı sonlandırıyorsunuz.
Yaşar Çabuklu: Evet, onlar sistem tarafından kötü olarak adlandırılıyorlar, bir ötekilik söylemi yaratılıyor. Öteki kötülükle özdeşleştiriliyor. Moderlikte bu çok net zaten. Modernite hep ikili karşıtlıklara dayanıyor. Postmodernlikte de bu bir dönem yumuşuyor. Seksenlerde karşılıklı etkileşim, kültürel çeşitlilik ve ötekine saygı gibi temalar hakim. Daha sonra 90’larda, Avrupa’da göçmen karşıtı politikalar net bir şekilde başlıyor. 11 Eylül’den sonra bu çok daha net bir biçimde oluyor.
Okumaya devam et

"Tıpta Ölümle Barışmak" -Tayfun Gönül ve Gediz Akdeniz-

Yazanlar: Tayfun Gönül – K. Gediz Akdeniz

Tıp etiğinde yeni bir paradigma arayışı
“KARMAŞIKLIK-ÖLÜMLE BARIŞMAK”

Aşağıda okuyacağınız metin, 09-16 Eylül 2003 Tarihlerinde Karaburun’da Yapılan 3. “Düzensiz Sistemler; Teori ve Uygulamalar” Sempozyumunda Sunulan “Tıp Etiğinde Yeni Bir Paradigma Arayışı” başlıklı bildirinin bir kısmıdır.

HER ÖLÜMDEN SONRA düzenlenmesi zorunlu olan ölüm raporlarında “ölüm nedeni” adlı bir bölüm vardır. Raporu imzalayan hekim bu bölümü, modern tıpça makbul bir hastalık ismi ya da hayati organlardan birinin yetmezliğini belirten bir ifadeyle doldurur. Bu bölüme örneğin “eceliyle öldü” yazılamaz!

Her ölüm somut bir nedene ve belirli bir hayati organın yetmezliğine dayanmalıdır. Eğer o neden önlenebilseydi kişi ölmeyecekti ! Bütün o tumturaklı tıbbi ifadelerin söylediği aslında şudur,
“ölüme karşı, o kişi özelinde şimdilik bir muharebe kaybedilmiştir, modern tıbbın ölümle savaşı ise hiçbir moral bozukluğuna yer olmadan devam etmektedir !”
Oysa halkın büyük çoğunluğu bütünüyle farklı ve doğru düşünür. Temelde iki tür ölüm vardır, “Eceliyle ölüm ve vakitsiz ölüm.” Ölüm nedeni ancak vakitsiz ölümlerde, o da sınırlı, bir anlam taşıyabilir. Çoğu zaman vakitsiz ölümlerde bile belirgin bir neden, tedbir alınsaydı ölümü engelleyecek bir neden bulunamaz ve “takdir-i ilahi” denerek, ölüm nedeni konusu, kapatılır. Aslında başka birçok kurum ve kişiden olduğu gibi tıp kurumundan da beklenen olabildiğince vakitsiz ölümlerin engellenmesidir.

İNSAN VÜCUDU, doğada görebildiğimiz sistemler arasında en karmaşık olan bir sistemdir. Genel işleyiş içinde sistemi işlemez kılabilecek hücre, doku ve hatta organ düzeyindeki aksaklıkları kompanse edecek son derece karmaşık yanıt verme mekanizmaları vardır. Eceliyle ölüm olarak adlandırdığımız durum, kompensasyon mekanizmalarının da işe yaramaması, sistemin bir bütün olarak iflası anlamına gelmektedir; bu durumda, ölüm nedeni ortadan kaldırılsaydı bile başka bir nedenden ölüm gerçekleşecekti.
Kuşkusuz arada zaman farkı vardır, modern tıp bu zamanın çok önemli olduğunu iddia etse de genel sağduyu pek bu kanıda değildir. Yoğun hastane bakımıyla ölümcül hastalar bir müddet daha yaşatılabilirler, ancak, son döneme gelmiş hastaların birçoğu evde ölmeyi tercih edecektir. Hasta yakınlarının tercihinin hastane olmasının nedeni o kişinin daha fazla yaşamasına verdikleri önem değil, vicdani olarak tanımlanan ölümü kendi yaşam alanlarından uzak tutma çabasıdır.
İlk itirazcılar, genetikteki son gelişmeleri kendine kanıt gösterip, insan hücresinin yüz elli yıl kadar yaşayabildiğinden dem vurup, insanın bugün genetik kodlanmasının çok altında ömür sürdürdüğünü ileri sürecektir. Ardından, insanın ortalama ömrünün antik çağda otuz yıl olduğunu, kırk yaşına gelmiş kişilerin yaşlı sayıldığını, ortalama ömrün yirminci yüzyıl başlarında elli yıl, 1950’lerde altmış yıl olduğunu söyleyip şu an yetmiş yaşın altındaki ölümlerin vakitsiz ölüm sayılabileceğini iddia edecekler ve şu sonuca varacaklardır, genetik potansiyelimiz yüz elli yıl olduğuna göre neden yüz yıl hatta daha fazla yaşamayalım. Daha cesur olanları, genetiğe de müdahalenin mümkün olduğunu belirtip “ölümsüzlük” hedefini gündemde tutacaklardır. Ve denecektir ki, modern tıp “eceliyle ölümün” üstüne gitmeseydi, yani kendini bir bütün olarak ölümle savaş mantığına göre dizayn etmeseydi bugün hala 30-40 yıl yaşıyor olacaktık.
Okumaya devam et