AKP Fuzuli İnşaatlar Enstitüsü

camlica_camii3Türkiye’nin ekonomisi iyiye gitmiyor. İthalata dayanan ve bu ithalatı finanse edecek yabancı fonların akışına bağımlı olarak ayakta durabilen Türkiye ekonomisinde dengeler son aylarda ciddi biçimde sarsıldı. Bunun en açık göstergesi geçtiğimiz iki ayda Türk lirasının Amerikan doları karşısındaki hızlı değer kaybı oldu.

Ekonomik büyüme oranı da son dönemlerde beklentilerin oldukça altında kaldı. Veriler bu az miktardaki ekonomik büyümenin de özel sektörden ziyade büyük oranda kamu yatırımlarından kaynaklandığını gösteriyor. Peki devlet, ekonomiyi ayakta tutmak için neye yatırım yapıyor, kamu kaynaklarını nerelere harcıyor?

Daha önceki bir yazımızda belirttiğimiz gibi (bkz:“Yabancı Sermayenin Türkiye Lobisi AKP Hükümeti) AKP döneminde gerçekleştirilen yatırımların çoğu inşaat ve turizm alanlarından ibaret kaldı. Bir dönem hızlı nüfus artışı ve büyük kentlere göç ile hızla büyüyen inşaat sektörü, kentleşme oranının doyum noktasına yaklaşması ve nüfus artış hızının da düşmesi ile beraber krizin eşiğine geldi. İstanbul başta olmak üzere büyük kentler kimsenin satın almadığı on binlerce boş daire ve kimsenin gitmediği onlarca alışveriş merkezi ile doldu. Konut ve alışveriş merkezleri boş kalınca bu defa Yeni Havaalanı, Üçüncü Köprü, Kanal İstanbul, Yenikapı sahiline dolgu miting alanı, Çamlıca tepesine dev camii gibi gereği ve anlamı belirsiz, çevreye olumsuz etkileri göz önünde bulundurulmamış altyapı projelerine yönelindi.

Bu projelerin ortak özelliği hepsinin “dev” olması ve reklam ve tanıtımlarının da bu özellikleri yani “devasa boyutlarda” olmaları üzerinden yapılması oldu. Ama bu “dev” yapıların içini dolduracak “dev” bir toplumsal talep olup olmadığı hep meçhul kaldı. Bu kadar “devasa” projeleri hayata geçirmeye kalkarken herhangi bir talep araştırması yapmaya, sivil toplum örgütlerinin görüşünü almaya, kamuoyunun nabzını yoklamaya tenezzül edilmemişti belli ki.

Tüm bu projeler ekonomiyi canlandırmak için kaldırım taşlarının sökülüp yeniden yerine dizildiği dönemleri hatırlatıyor ve AKP iktidarı altındaki ekonominin krizinin iyice yaklaştığını bizlere haber veriyor.

Şimdi dilerseniz bu fuzuli projelerin en dikkat çekenlerine tek tek ve daha yakından bakalım:

1-Çamlıca Tepesine Hiçbir Zaman İçi Tamamen Dolmayacak “Dev Camii”
İstanbul’un siluetini bozduğu, Sultanahmet Camii’nin büyükçe bir taklidi olduğu gibi tartışmaların gölgesinde Çamlıca tepesine yapılacak “dev” camiinin temeli 6 Ağustos’ta atıldı. Anaakım medyada camiinin tanıtımı başbakan Erdoğan’ın çok sevdiği bir biçimde çok ve büyük sayılar verilerek yapıldı. Buna göre Çamlıca Camii “15 bin metrekare üzerine kurulacak çok büyük bir camii. Camide aynı anda 30 bin kişi, iç ve dış avlu dâhil edildiğinde aynı anda 50 bin kişi namaz kılabilecek.” Peki, camiinin açılış günündeki olası istisnai durum dışında bu camiide gerçekten 50 bin kişi hiç aynı anda namaz kılacak mı? Çamlıca bölgesinin seyrek nüfusu ve civardaki camiilerin dâhi boş kaldığı göz önünde bulundurulursa Çamlıca’ya dev camii projesinin bir ihtiyacı karşılamak yerine muhteris bir iktidarın gösteriş arzusunu tatmin etmek için hayata geçirildiği anlaşılıyor.

Avukatların dövülüp sürüklenerek gözaltına alındığı Avrupa’nın en büyük adalet sarayı Çağlayan Adliye’si örneğinde görüleceği üzere ebadın büyüklüğü adaleti olduğu gibi ibadeti de yüceltmiyor. Peki, bu büyüklük hırsı neden? Bir nedeni gösteriş arzusu dedik ama esas neden inşaatın büyüklüğü üzerinden kârları ve rantı artırmak. Camiinin ihale bedeli 111 milyon 500 bin lira. Bu şimdiye kadar bir camii inşaatı için yaratılan en yüksek rant. Camiinin tamamlandıktan sonra boş kalıp kalmayacağı veyahut gerçekten bir ihtiyaca cevap verip vermeyeceği bu yüksek rantı elde edecekler için belli ki önem taşıyan bir sorun değil.

2-Yenikapı Sahilinde Kimsenin Kullanmayacağı 1 Milyon Kişilik Dolgu Miting Alanı
yenikapi-miting-alani-2
Yenikapı sahili dolduruluyor. Projenin adı “İstanbul Metropolü Miting ve Gösteri Alanı”. Hedef yine “dev” bir alan inşa etmek. Sayılar da her zamanki gibi devasa: Yenikapı sahilindeki dolgu ve inşaat çalışmaları tamamlandığında 518 bin metrekaresi dolgu, tam 715 bin metrekare büyüklüğünde bir miting, gösteri, konser ve yeşil alan olacak. Bu alanda 700 bin ila 1 milyon arasında kişi miting yapabilecek. Peki, Gezi direnişi sonucu Gezi Parkı’nın kazanıldığı ve Taksim Meydanı ve çevresinde siyasi mücadelenin yükseldiği bir ortamda kim sesin dağılacağı, göstericilerin polis ile deniz arasında göz göre göre tuzağa düşeceği Yenikapı sahilinde miting yapmak isteyecek? Yenikapı sahilindeki dolgu miting alanı tıpkı Çamlıca Camii gibi kullanım değeri sıfır olan, ancak inşaatın ihale edildiği firmalara büyük rantlar elde etme imkânı sunacak bir proje. Bu projenin kullanım değerinin olmaması bir yana tarihe ve çevreye vereceği zararlar da inşaat rantının gölgesinde kalmış durumda. Çevre Mühendisleri Odası Başkanı Baran Bozoğlu, denize dolgu yapılmasının denizi kirleteceğini ve alanın depreme dayanıksız olduğunu söylüyor. Bozoğlu, dünyada gelişmiş ülkelerde uygulanmayan dolgu sisteminin her açıdan bir çevre felaketi anlamına geleceğinin altını çiziyor. “Denize ait olmayan beton yığınını oraya koyarak dolgu yapmanız denizi kirletmek anlamına gelir. Bu tıpkı denize çöp poşeti atmak gibi bir şey. Marmara ve Karadeniz’deki kirliliğin nedeni oradaki biyoçeşitliliğin azalarak canlıların ölmesi. Yani denizi doldurarak hem inşaat kaynaklı bir kirlilik oluşacak hem de ekosistem bozulacak.” (Bianet’teki ilgili yazı için bkz: “Yenikapı’daki Miting alanı Ekosistemi Bozar”)

Tüm bu uyarılara ek olarak Yenikapı sahilinde yapılacak meydanın tarihi yarımadanın silüetini ve topoğrafyasını bozacağının ve arkeolojik mirası etkileyeceğinin belirtmesine rağmen rağmen proje Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın onayıyla başlatıldı. Yenikapı İDO İskelesi ile Kennedy Caddesi arasındaki sahil şeridinde inşa edilmeye başlanan meydan için denizin dibi taşla doldurulacak. Dolgu alanının hemen yanında yer alan UNESCO’nun dünya mirası listesindeki 8500 yıllık kentsel ve arkeolojik sit alanı da tehdit altında kalacak.
Okumaya devam et

Reklamlar

Ekonomi Kimin İçin Büyüyor? Türkiye’de Gelir Dağılımı Dengesizliği

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın 10 bin 578 hanede 2011 yılında yüz yüze yaptırdığı “Türkiye’de Aile Yapısı Araştırması”nın bir bölümü 2012 yılında yayınlanmıştı. Araştırmanın tamamının Şubat 2013’te internette yayınlanmasıyla beraber Türkiye’deki gelir dağılımının içler acısı haline dair önemli bulgular ortaya çıkmış oldu.

(Araştırmanın tamamı için bkz:“Türkiye’de Aile Yapısı Araştırması”)

Araştırmanın gelir dağılımıyla ilgili bölümdeki sonuçları şöyle:

Türkiye’de yaklaşık 19 milyon aile var.

Ailelerin yüzde 1.2’sinin aylık geliri 5.600 TL ve üzeri.
Ailelerin yüzde 3.8’inin aylık geliri 3.200-5.500 TL arası.
Ailelerin yüzde 16.5’inin aylık geliri 1.900-3.000 TL arası.
Ailelerin yüzde 16.9’unun aylık geliri 1.250- 1.870 TL arası.
Ailelerin yüzde 23.1’inin aylık geliri 815-1.200 TL arası.
Ailelerin yüzde 32.1’inin aylık geliri 450-810 TL arası.
Ailelerin yüzde 6.4’ünün aylık geliri 430 TL civarında.

Araştırmadan çıkan bu veriler Türkiye’deki hanelerin %61.2’sinin ayda 1200 TL veya altında gelirle hayatta kalmaya çalıştığını gözler önüne seriyor. TÜRK-İş ve DİSK’in tespitlerine göre 4 kişilik bir ailenin açlık sınırının aylık 1050 TL civarında olduğu göz önünde bulundurulursa Türkiye’de halkın üçte ikisi açlık sınırının ya altında ya da bu sınıra çok yakın bir gelirle hayatta kalmaya çalışıyor.

Bu araştırmanın bir diğer çarpıcı sonucu ise AKP hükümetinin “kişi başına düşen geliri 10.000 dolara çıkarttık” söyleminin halkın geniş kesimleri için hiçbir şey ifade etmediği. Tabii aslında toplam Gayri Safi Milli Hasıla’nın ülke nüfusuna bölünmesi ile bulunan bir istatistiki veri olan “kişi başına düşen milli gelir”, “Türkiye’de Aile Yapısı” araştırmasının konu ettiği bir ailenin evine giren toplam geliri tam olarak yansıtmamakta. Ne var ki, tüm gelir-gider ve para aktarımlarının toplamını hesaba kattığı için daha yüksek gözüken “kişi başına düşen milli gelir” miktarını AKP hükümeti sanki Türkiye’de “kişi başına düşen hane geliri” ile aynı şeymiş gibi çarpıtarak kullanmayı sürdürüyor. Halbuki kişi başına düşen yıllık 10.000 dolar milli gelir yaklaşık 18.000 Türk Lirasına denk geliyor, bu da aylık 1.500 liraya tekabül ediyor. Bu durumda 4 kişilik bir hanenin eline ayda 4 x 1.500 TL yani 6.000 TL geçmesi gerekiyor ki, yılda kişi başına 10.000, hane başına da 40.000 dolar gelir söylemi gerçek olsun. Halbuki “Türkiye’de Aile Yapısı” araştırmasına göre Türkiye’de ayda 5.600 TL ve üzeri (yani kişi başına 10.000 dolar civarı) geliri olan haneler nüfusun sadece %1.2’si!

Türkiye’deki gerçek ortalama hane gelirinin aşağı yukarı ne kadar olduğunu anlamak için OECD’nin 2013 yılı için Mayıs ayında yeni yayınladığı “İyi Yaşam Endeksi” raporu bize çok daha sağlıklı bir veri sunuyor. (Raporun tamamını için bkz: OECD Better Life Index”). OECD araştırmasına göre Türkiye’de ortalama hane geliri yıllık 13.044 dolar. Yani yaklaşık 23.500 TL. Bu da aylık 1.950 liraya denk geliyor. Tabii bu veri sadece ortalama geliri gösteriyor, gelir dağılımını göstermiyor. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın araştırması ise gelir dağılımındaki dengesizliği ortaya koyması açısından oldukça çarpıcı veriler sunuyor. Araştırmanın yukarıda da özetlenen sonucuna göre Türkiye’de hanelerin sadece %21.5’i 1.900 TL yani OECD’nin Türkiye için tespit ettiği ortalama hane geliri ve üzerinde aylık kazanca sahip. Hanelerin %78.5’i ise 1.900 TL ve altında gelirle geçinmeye çalışıyor.

Yani Türkiye’de ortalama hane gelirinin üzerinde gelir sağlayanlar toplam nüfusun sadece %21.5’i. Bu kesim tüm gelirlerin neredeyse %50’sini elde ediyor. Nüfusun %78.5’i ise aylık 1.900 TL’nin altında bir gelirle hayatını idame ettirmeye çalışıyor.

Kısacası Türkiye’de gerçek hane geliri ve gelir dağılımı konusunda hükümet kendi yaptırdığı araştırmayla kendi yalanını ortaya çıkarmış oldu. Araştırmanın özellikle gelir dağılımı dengesizliğinin ulaştığı vahim sonuçları ortaya koyan bölümünün kamuoyunda geniş yankı uyandırması ve oluşan eleştiri ve tepkiler üzerine bakanlık bu kez tuhaf bir açıklama yayınladı. Açıklamada “bir süredir çeşitli basın yayın organlarında Türkiye’nin Aile Yapısı 2011 Araştırması sonuçlarıyla ilgili olarak gerçek dışı yorumlar yapılmaktadır” denildikten sonra bu “araştırma doğrudan yoksulluğu tespit amaçlı olmadığı gibi; yoksulluk araştırmasının sistematiğine göre yapılmamış olup; sadece görüşülen kişilerin beyanına dayalı ham verileri içermektedir” ifadeleri kullanılıyor. (Bu açıklamayla ilgili haber için bkz: “Bakanlık: Türkiye aile yapısı araştırması yanlış yorumlandı”)

Bakanlığın bu garip açıklamasında yoksulluğun tespiti için kendi araştırma verilerinin değil (yoksulluk oranını çok daha düşük olarak gösteren) TÜİK verilerinin esas alınması gerektiği söyleniyor. TÜİK 2011 verilerine göre yoksulluk sınırı sayılan kişi başı günlük 4.3 doların altında geliri olanlar yani aylık 940 TL civarı ve altında geliri olan 4 kişilik hanelerin oranı sadece %2.7. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı araştırmasına göre ise 1200 TL ve altı geliri olan haneler %61.2 olduğuna göre, 940 TL ve altı geliri olanların oranının da neredeyse %50 olduğu ortaya çıkıyor.

Hadi aradaki fark az olsa yine anlaşılabilir bir durum ama iki devlet kurumununun yoksulluk verileri arasında nasıl bu kadar büyük bir uçurum olabiliyor? Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın nüfusun neredeyse %50’si olarak ölçtüğü yoksulluk oranını TÜİK nasıl oluyor da %2.7 olarak gösterebiliyor?
Okumaya devam et

Taşıma Suyla Ekonomi Nereye Kadar Döner? Batık Krediler 30 Milyarı Aştı

kredi_mevduat_orani
Son BDDK verilerine göre 2012’de takibe düşen kredi 30 milyarı geçti. Buna göre, geçen yıl 194 bin 38 kişinin kullandığı 7 milyar 886 milyon 360 bin lira tutarındaki konut kredisi takibe alındı. İhtiyaç kredisi kullanan 5 milyon 214 bin 919 kişi de 21 milyar 820 milyon 823 bin liralık borcu ödeyemedi.

Durumun vehametini daha iyi anlamak için 2011’de takibe düşen kredilerin 20 milyar lira civarında olduğunu hatırlatmak lazım. Yani alınıp geri ödenememiş ve hakkında yasal işlem başlatılmış borçlar 2011’den 2012’ye yani sadece bir senede %50 gibi çok ciddi oranda artmış.

Bu bilgilere ek olarak, Türkiye’de kredilerin nasıl finanse edildiğine bakacak olursak bir başka çarpıcı durumla karşılaşıyoruz. Zira 2013 başı itibariyle bankaların verdiği krediler ellerindeki mevduatı çoktan geçmiş bulunuyor. Güncel BDDK verilerinden derlenen yukarıdaki grafikten de görüleceği üzere kredi artışı mevduat artışından çok daha hızlı ve Türkiye’de mevduatın krediye dönüşme oranı yani kredi/mevduat oranı %104’e ulaşmış durumda. Yani mevduat açığı var ve tasarruflar tek başına kredileri karşılamaya artık yetmiyor.

Sadece neoliberal modelin eleştirisini yapan ekonomistler değil IMF, Dünya Bankası gibi neoliberalizmin bekçisi kuruluşlar ile Goldman Sachs, S&P gibi dünya finansal hegemonyasının baş aktörleri de Türkiye’nin düşük tasarruf ve mevduat oranlarına karşı yüksek miktarda kredi kullanımına imkan sağlayan şu anki ekonomik yapısının sürdürülebilirliği konusundaki şüphelerini ve uyarılarını sıklıkla dile getiriyor.

Batık ve takibe düşen kredilerdeki bunca artışa ve gelişmekte olan ülkeler arasında gayri safi milli hasılasına oranla en düşük tasarruf miktarlarından birine (%13) sahip olmasına rağmen Türkiye’deki kredi büyümesi devam ediyor. Merkez Bankası’nın 2013 yılı başında kredilerdeki büyümenin yıllık %15’i geçmemesi hedefi çoktan alaşağı edilmiş durumda. Türkiye’de şu an yıllık kredi büyümesi yaklaşık %30 civarında!

Peki tüm bu mevduat açığına ve düşük tasarruf oranlarına rağmen kredi büyümesi nasıl sürdürülebiliyor? İşte bu noktada Türkiye’de iç piyasadaki kredi büyümesi ancak yurtdışından borçlanarak kapatılmaya çalışılıyor. Türkiye ekonomisinin bu şekilde krediler, dışarıya borçlanma ve ithalat ile büyüyebilmesinin bugünkü yegane dayanağı yurtdışından kısa süreli olarak gelen ve “sıcak para” olarak tabir edilen yabancı sermaye yatırımları. Hükümetin bu yabancı sermayeyi çekmek için vergiden muaf hale getirdiği borsası ve yurtdışında neredeyse negatif olan faiz oranlarına kıyasla hala cazip faiz imkanlarıyla Türkiye tam bir sıcak para cenneti. Ekonominin ancak borçlanma ve ithalat ile büyümesinden kaynaklanan yüksek cari açık da işte bu kısa vadeli yabancı sermaye yani “sıcak para” akışı ile finanse edilebiliyor. Türkiye’nin kredi notunun geçtiğimiz hafta ikinci bir kredi derecelendirme kuruluşu tarafından da “yatırım yapılabilir” seviyeye yükseltilmesi bu yabancı sermaye akışını en azından kısa vadede bir süre daha güvence altına alacak gibi gözüküyor.

Peki orta ve uzun vadede sıcak parayla yani taşıma suyla ekonomi nereye kadar dönebilir? Türkiye’nin kredi notunun yükseltilmesi kısa vadede Türkiye’ye sermaye girişlerini artıracak ve güvence altına alacak olsa da, bu yoğun sermaye girişinden kaynaklı olarak faizlerde ve dolayısıyla kredi fazilerinde yaşanacak düşüşler iç piyasadaki kredi talebini büyük oranda artıracaktır. Keza yine yoğun yabancı sermaye girişi sonucu Türk lirasında yaşanacak olası bir değerlenme ithalata yönelimi artıracak ve ithalat ile ihracat arasındaki farkı daha da açacaktır. Tüm bunlar da dış borcun ve cari açığın yeniden büyük miktarlarda artışa geçmesi anlamına gelecektir. Artan dış borcu ve cari açığı finanse edebilmek için bu kez daha da çok yabancı sermaye girişine ihtiyaç duyulacaktır. Kısacası üretim ve yaratımla değil “sıcak para” ile döndürülmeye çalışılan ekonomi iki tarafı keskin kılıç gibidir. Zira “sıcak para” girişindeki artış bir yandan kredileri ve borçları kapatmaya yararken bir yandan da daha çok kredi almanın, ithalatın, borçlanmanın önünü açmaktadır. Bu kısır döngü sermaye akışları devam ettikçe sürer gider. Ancak eğitime ve teknolojiye değil yabancı sermayeyi ülkeye çekmeye odaklanmış bir siyasi iktidarın sıcak parayla kurduğu bu kısır ilişki yabancı sermayenin ani çıkış yaptığı kriz anlarında kopacaktır. Tıpkı 2008 krizinde olduğu gibi yabancı sermayenin ani kaçışı iflaslara, üç ayda %14’e varan ekonomik küçülmeye, çöküntü ve işsizliğe yol açar.

İzlediği politikalara bakılırsa hükümetin hala “teğet geçtiği” yalanı arkasına saklandığı 2008 krizinden hiçbir ders çıkarmadığı görülmektedir. Zira Türkiye 2013 başı itibariyle yani krizden 5 sene sonra ekonomik göstergeler ve kişi başına düşen gelir açısından ancak kriz öncesindeki (2007 sonu) noktasına ulaşabilmiştir. Yaşanacak olası yeni bir krizin ise tamamen “sıcak paraya” yaslanmış, batık ve takibe düşmüş kredi oranları 2008 krizi öncesinin çok çok üzerine çıkmış bir ekonomiyi nerelere sürükleyeceğini tahmin etmek zor değildir.

Hangisi Marjinal?

İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu 1 Mayıs'ta yaşanan olayların ardından yaralananlar hakkında şöyle konuşmuş: “Yaralıların 3'ü de militandır. Dilan adlı kızımız da yaralıdır. Dilan örgüt üyesidir, marjinal grup üyesidir. Bizde kayıtları vardır. Çatışma içindedir. Tam bir radikal mensuptur” demiş.

Şimdi soruyoruz: Hangisi marjinal? Dilan gibi halkın %99'unun maruz kaldığı adaletsizliğe, eşitsizliğe, geleceksizleştirmeye karşı sesini yükseltmek mi yoksa Vali Mutlu gibi %1'lik zengin ve iktidar kesiminin çıkarlarını korumak uğruna 17 yaşında bir insanın kafasına gaz bombası atılmasını meşrulaştırmak için vicdanını, haysiyetini, insanlığını yitirmek mi?

Hükümetten asgari ücretle ilgili çarpıcı saptırma…

Asgari ücretin düşük olduğu yönündeki eleştirileri yanıtlayan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, “800 lira büyük para. Geçinilmez diye bir şey yok. Geçinirsiniz” diye konuştu. 5 Mart 2013'te Habertürk’te yayınlanan Balçiçek İlter’in “Söz Sende” programına konuk olan Faruk Çelik, 10 yıllık dönem içerisinde asgari ücretin yüzde 300′ün üzerinde arttığını söyledi.

İşte büyük ekonominin büyük bakanı, o yüzden büyük atıyor. Bir de 800 liralık asgari ücret dolar bazında 2002'den 2012'ye 3 katı artmış diye övünüyor.

Evet, 2002'den 2012'ye dolar kuru pek değişmedi (1.68'den 1.80'e %7 arttı) ama enflasyon %300 yani 3 katı arttı! Asgari ücret de son 10 yılda sadece resmi enflasyon oranında artmıştır. Yani asgari ücretlilerin reel alım güçleri en iyi ihtimalle değişmemiştir. Enflasyonun 3 katı arttığı bir yerde asgari ücretin de 3 katı artmış olmasıyla övünebilen bir ekonomi yönetimine sahip olmakla ne kadar gururlansak azdır.

Kaldı ki, asgari ücretteki bu artış resmi rakamın çok üzerindeki gerçek enflasyonun da altında kalmıştır. KESK'in verilerine göre son 10 sene içinde asgari ücret doğalgaz karşısında alım gücünü %12.7 düzeyinde kaybederken, odunda %7.9, kömürde %3.13 seviyesinde değer kaybetmiştir. Asgari ücretli elektrik ücreti karşısında alım gücünü %7, su karşısında %5.6 kayberken, tren ulaşımında da alım gücünü %12 oranında kaybetmiştir. Şehir hatları vapurlarında alım gücü kaybı %5.27, metroda %3.1 olmuştur.

Resmi enflasyon rakamını merak edenler TUIK'in kendi “enflasyon hesaplayıcısı”ndan 2002'deki 100tl bugün ne kadar olmuş kontrol edebilir: http://www3.tcmb.gov.tr/enflasyon/enflasyon_anayeni.php

Operasyon Argo: Oscar Yolunda Propaganda

Altyazı Dergisi’nin Aralık 2012 sayısında yayımlanmıştır.

Argo, İran Devrim’ini takip eden ilk aylarda İranlı öğrenciler tarafından işgal edilen Amerikan’ın Tahran büyükelçiliğinden işgal başladığı sırada kaçarak Kanada elçiliğine sığınan altı Amerikalı diplomatın bir CIA operasyonuyla İran’dan kaçırılmalarını konu alıyor. Uzun süre Kanada elçiliğinde mahsur kalan Amerikalı diplomatlar, bu Kanada-CIA ortak operasyonunda İran makamlarına çekimlerinin Tahran’da yapılacağı duyurulan Argo isimli sahte bir bilimkurgu filminin Kanadalı yapım ekibi olarak tanıtılıyor ve kendilerine sağlanan Kanada pasaportlarıyla İran’dan kaçmaya çalışıyor. O dönemde operasyonu yöneten CIA ajanı Tony Mendez’in kaleme aldığı kişisel anılarından yola çıkılarak senaryosu hazırlanan Argo, böylece üstü kapalı bir şekilde de olsa tarihi gerçekleri yansıttığı iddiasını taşıyor. Filmdeki temel sorun da işte tam da bu noktada ortaya çıkıyor. Filmin “tarihi gerçekleri” yansıtma iddiası ile bu filmin hem yönetmenliğini hem de başrol oyunculuğunu üstlenen Ben Affleck’in olayları beyazperdeye yansıtırken kullandığı Amerikan merkezci şovenist ve oryantalist anlatı arasında derin bir çelişki ve tutarsızlık var.

Evet, Argo filmi “bu filmin gerçekte yaşanmış olaylara dayandığını” ima ederek ve bu iddiasını desteklemek için 1950’li yılların başında İran’daki demokrasi girişiminin CIA tarafından bastırılmasından 1979’daki İran Devrimi’ne kadar gelişen sürece dair önemli olaylar hakkında tarihsel bilgiler verip yer yer bu yaşananlara ait gerçek belgesel-arşiv televizyon görüntülerine başvurarak açılıyor. Aslında filmin daha en başında İran Devrimi’nin ve akabinde Amerika’ya yönelik büyük tepkinin yok yere olmadığının vurgulaması dikkat çekici. Filmin henüz ilk dakikalarında, 1951 yıllında İran’da demokrasiye geçiş çabaları sonucu büyük halk desteğiyle başa gelen ve ilk icraat olarak İran petrollerini millileştirip bölgedeki Amerikan ve İngiliz çıkarlarını tehdit eden dönemin başbakanı Musaddık’ın CIA’in örgütlediği bir darbeyle iki sene sonra nasıl görevden uzaklaştırıldığını ve bunun hemen ardından Amerikan desteğiyle başa geçirilen Şah’ın despot ve şımarık tavırlarının İran halkını nasıl canından bezdirdiğinin açıkça dile getirilmesi, Argo’nun “tarihsel gerçekleri” üstelik “eleştirel” bir biçimde yansıttığı yanılsamasını kuvvetlendiriyor. Bir Hollywood yapımından beklenmeyecek bu türden bir özeleştirinin ilk başta beni de şaşırttığını söyleyebilirim.

İran Devrimi’nin daha önce CIA tarafından düzenlenen siyasal komplolara karşı bir tepki olduğunu ima ederek başlayan Argo, böylece daha baştan “kaba bir CIA ve Amerika propagandası” filmi olmadığı, aksine yaşananları tarihsel ve siyasal yönleriyle çok boyutlu bir biçimde aktardığı imajını çiziyor. Yine filmin hemen başlangıcında, CIA yönetim kadrosunun İran’daki Kanada konsolosluğunda gizlenen Amerikalı diplomatların kurtarılması için onları kış ortasında “bisikletle Türkiye’ye kaçırma” planlarını tartıştıkları sahnede bu kez de CIA üst düzey yetkililerinin, önemli siyasal sonuçlar doğurabilecek operasyonlar planladıkları coğrafyalar hakkındaki tarihsel, kültürel ve toplumsal bilgilerden ne denli yoksun olduklarına dair bir özeleştiri göze çarpıyor. Ne var ki, tüm bu eleştirel görünüm, aslında Argo filminin ikiyüzlülüğünün bir parçası. Filmin henüz başında sözde gerçekçilik ve eleştirellik iddialarını pekiştiren ve adeta “eleştiri gerekiyorsa onu da biz zaten yaparız” diyen Argo, böylelikle bazı izleyicilerin böylesi bir konuyu işleyen Amerikan yapımı bir filmin gerçekçiliği ve tek yanlılığına dair şüphelerini ortadan kaldırıp eleştirel kalkanlarını indirmeyi başarıyor. Sonrası malum. Argo filminin tüm bu özeleştirel duruşu, CIA ajanı Tony Mendez’in (Ben Affleck) İran’a varması ile sona eriyor ve biraz gecikmeyle de olsa Hollywood klişeleriyle bezeli o bildik Amerika, emperyalizm ve CIA propagandası, yüksek bir tempoyla izleyiciye pompalanıyor.
Okumaya devam et

Okyanusta Bir Damla: Bulut Atlası (Cloud Atlas)

cloud-atlas-concept-artAltyazı Dergisi’nin Ekim2012 sayısında yayımlanmıştır.

Cloud Atlas farklı zaman dilimlerinde geçen altı farklı hikayeyi aynı kurguda birleştiren bir film. Film, İngiliz yazar David Mitchell’in aynı isimdeki bol ödüllü romanına bir hayli sadık kalınarak Wachowski kardeşler ve Tom Tykwer’ın işbirliğiyle sinemaya uyarlanmış. Yönetmenler Mitchell’ın edebi anlatı sınırlarını zorladığı bu romanını beyazperdeye aktarırken sinemasal anlatım biçimlerinin de sınırlarını zorluyor. Daha önce Matrix serisi (Wachowski Kardeşler) ve Koş Lola Koş (Tom Tykwer) gibi filmleriyle düşünsel sorgulamalara kapı aralayan, deneysel ve yenilikçi filmlere imza atan yönetmenler bir kez daha risk alıyor ve sinemasal anlamda anlatılması çok zor bir işin altına giriyor. Filmin, Toronto Film Festivali’ndeki ilk gösteriminin ardından sinemayı sadece düz bir “giriş, gelişme, sonuç” anlatısı olarak gören sanatsal ve siyasal anlamda muhafazakâr film eleştirmenlerince anlamlandırılamaması ve kötülenmesine şaşırmamak gerekir. Zira bu kışkırtıcı ve yaratıcı film, izleyicisinden izlerken dikkat ve üzerine düşünürken de emek bekliyor. Bağımsız bir yapım olan Cloud Atlas, Hollywood’un hazırlayıp sunduğu hapları sorgusuz sualsiz yutarak tatmin olmaya alışmış uyuşuk zihinler için yapılmamış şüphesiz. Kendilerini tekrarlamak yerine, popüler olmayı hedefleyen büyük bütçeli böylesi bir filmde yenilikçilikten ödün vermemeyi tercih eden filmin yönetmenlerini sadece bu cesur çabaları için dahi tebrik etmek lazım.

“Her şey birbirine bağlıdır”
Aslında Wachoswki kardeşler ve Tom Tykwer’e göre sinemasal anlamdaki bu sıradışı çabada yadırganacak bir şey yok; çünkü tıpkı filmin farklı hikâyeleri aynı kurgu içinde bütünleştirmesi gibi bizler de içine doğduğumuz bu dünyada geçmişe, anılara ve tarihe dair çeşitli anlatıları, şimdi, şu anda kuşatıldığımız farklı insanlara, olaylara, sorunlara dair farklı farklı hikâyeleri ve geleceğe dair sürekli değişen öngörülerimizi ve umutlarımızı her gün aynı zihin içinde evirip çeviriyor, geçmişi, şimdiyi ve geleceği her gün yeniden ve tekrar kurguluyoruz. İnsan hayatı, tek, doğrusal ve tutarlı bir anlatıdan ziyade anılar, gündelik hayat ve gelecek planlarına dair çoğul, karmaşık, birbiriyle çelişen ve çekişen birçok hikâyenin aynı anda aynı bedende ve zihinde yaşaması, değişmesi ve dönüşmesiyle şekilleniyor. İşte bu noktada tekçi ve doğrusal modernist varsayımların sıkı eleştirmeni ve 20. yüzyılın en büyük düşünürlerinden Martin Heidegger’in Varlık ve Zaman’a dair söyledikleri bir bir yankılanmaya başlıyor Cloud Atlas’ta: “Korku, inanç ve aşk, hayatımıza yön veren güçler. Bu güçler biz var olmadan çok önceden beri vardı ve biz yok olduktan çok sonra da var olmaya devam edecek…” Kısacası bizler, “geçmişte”, bizim var olmamızdan çok önce kuralları, dili, toplumsal ilişkileri belirlenmiş, “şimdiki zamanda” bir şekilde içine atıldığımız ve varlığımız sona erdikten sonra “gelecekte” de var olmaya devam edeceğini bildiğimiz bir dünyanın, bu karmaşık ilişkiler ağının içinde yaşıyoruz. Liberal modernistlerin varsaydığı anlamda zihnimiz, sınırsız özgür tercihlerle sıfırdan doldurulacak “tabula rasa” yani boş bir levhadan ibaret olmadı hiçbir zaman. “İçine atıldığım bu dünyada ben varım, yaşıyorum” önermesi, geçmişte, bizden önce kurulmuş bir dünyanın kurallarına, diline, adetlerine, geçmişte yaşamış ve bugün yaşamakta olan diğer insanlara ve canlılara, şimdi, şu anda eklemlenmeyi gerektirdi her zaman. Kısacası liberal modernistlerin varsaydığı anlamda bir mutlak “özgürlük” de bir “bağımsız birey” de aslında hiç var olmadı. Ama bu durum, katı yapısalcı düşünürlerin varsaydığının aksine hiçbir zaman irademizin olmadığı ve her şeyin bizden önce kurulmuş bir düzen tarafından mutlak olarak belirlendiği anlamına da gelmiyor. Bu noktada yine Cloud Atlas’a kulak verirsek “yaşamlarımız sadece bize ait değil, başkalarına bağlıyız… Geçmişte ve şu anda, işlediğimiz her suçta ve yaptığımız her iyilikte geleceğimizi yeniden kuruyoruz…”
Okumaya devam et

Tayfun Gönül'ü Kaybettik…

Tayfun Gönül’ü kaybettik. Bu topraklarda vicdani red hareketini ve anarşizm düşüncesini ilk kez gündeme taşıyan, kimseye biat etmeyen kimseden de müdana beklemeyen, bildiği inandığı gibi yaşayan, ne güzel insandı Tayfun Gönül. Davetsiz Misafir’de de yayımladığımız Gediz Akdenizle beraber yazdığı bir yazısında “hayatı sevmekle bu dünyaya kazık kakmak isteği birbirinden tamamen farklıdır; hayatı gerçekten sevenler günü geldiğinde de gözlerini huzur içinde kapatırlar; hayatın medikalize edilmesine olduğu kadar ölümün hospitalize edilmesine de karşıyız; herkesin evinde dostları arasında ölme hakkı vardır” demişti. Öyle de öldü Tayfun, hastanelerden uzakta ve dostları arasında. Yine de sormadan edemiyor insan, neden iyiler hep daha az kalıyor bu dünyada?

Tayfun Gönül ve Gediz Akdeniz’in ilgili yazısı için bkz:
“Tıpta Ölümle Barışmak” -Tayfun Gönül ve Gediz Akdeniz-